KABİR AZABI VAR MI?

KABİR AZABI VAR MI?

İnsanlık tarihi boyunca ölüm sonrası hayat en çok merak edilen konulardan biri olmuştur. İnsan, yaşadığı dünyanın son olmadığını hisseder ve ölümden sonra ne olacağını öğrenmek ister. Bu merak, bazen doğru bilgiye yöneltir; bazen de kulaktan kulağa aktarılan düşüncelerle şekillenen inançlara dönüşür. İşte kabir azabı meselesi de bu konulardan biridir.

Birçok insan ölümden sonra, kıyamet kopmadan önce kabirde bir azap başlayacağına inanır. Bu düşünce toplumlarda oldukça yaygındır. Ancak burada sorulması gereken temel bir soru vardır: Kur’an bu konuda ne söylüyor?

Çünkü bir konu gerçekten dinin parçasıysa, onun en sağlam dayanağı Kur’an’da bulunmalıdır. Kur’an, kendisini insanlara yol gösteren, hak ile batılı ayıran bir kitap olarak tanıtır. İnsanların inançlarını sağlam temeller üzerine kurabilmesi için ölçü verir. Bu nedenle ölüm sonrası hayatla ilgili bir iddia ortaya atıldığında, ilk bakılması gereken yer Kur’an’dır.

Kur’an insan hayatını üç temel aşamada anlatır: dünya hayatı, ölüm ve kıyamet günü diriliş. Bu üç aşama birçok ayette açık şekilde ortaya konur.

“Sonra bunun ardından siz gerçekten öleceksiniz. Sonra siz kıyamet günü diriltileceksiniz.”
(Müminun, 15-16)

Bu ayet son derece açık bir sıralama verir. İnsan önce ölür, sonra kıyamet günü diriltilir. Ayetin içinde ölüm ile diriliş arasında başka bir aşamadan söz edilmez. Bu durum önemli bir soruyu gündeme getirir: Eğer kabirde ayrı bir azap süreci olsaydı, Kur’an bunu neden açıkça anlatmazdı?

Kur’an hayatın birçok yönünü ayrıntılı şekilde açıklar. İnsanların nasıl ibadet edeceği, nasıl yaşayacağı, nasıl davranacağı konusunda birçok ayet vardır. Bu kadar önemli bir konu olan ölüm sonrası azap meselesi gerçekten varsa, bunun Kur’an’da açık şekilde anlatılması beklenir.

Ölüm Gerçeği ve İnsan Hayatının Akışı

Kur’an insanın yaratılışını ve hayat yolculuğunu birçok ayette anlatır. İnsan topraktan yaratılmış, bir süre dünya hayatında yaşamış ve sonunda ölümü tadacaktır. Ölüm insan için kaçınılmaz bir gerçektir.

Kur’an bu gerçeği sade bir şekilde ifade eder.

“Her nefis ölümü tadacaktır.”
(Âl-i İmran, 185)

Bu ayet ölümün evrensel olduğunu bildirir. İnsan ne kadar güçlü olursa olsun, ne kadar uzun yaşarsa yaşasın sonunda ölümle karşılaşacaktır.

Fakat Kur’an ölümden sonra hayatın tamamen sona ermediğini de bildirir. Ölüm bir son değil, başka bir aşamaya geçiştir. İnsan öldükten sonra kıyamet gününde yeniden diriltilecektir.

Bu diriliş, insanın dünyada yaptıklarının karşılığını alacağı büyük hesap gününün başlangıcıdır.

 

Azabın Zamanı Üzerine Kur’an’ın Anlatımı

Kur’an’da azap kavramı incelendiğinde iki farklı bağlam ortaya çıkar. Birincisi dünya hayatında gerçekleşen azap, ikincisi ise ahirette gerçekleşecek azaptır.

Dünya azabı genellikle geçmiş toplumların inkâr ve zulüm sebebiyle yaşadığı felaketlerdir. Bu olaylar dünya hayatında gerçekleşmiştir.

Bunun dışında Kur’an’da sıkça bahsedilen bir başka azap vardır ki o da ahiret azabıdır. Bu azap kıyamet sonrası gerçekleşecek olan cezadır.

“Onlara dünya hayatında bir azap vardır. Ahiret azabı ise daha ağırdır.”
(Rad, 34)

Bu ayette iki aşama açıkça görülür: dünya azabı ve ahiret azabı. Ancak ayette kabir azabı diye üçüncü bir aşamadan söz edilmez.

Kur’an’ın genel anlatımında da cezalandırma ve ödüllendirme kıyamet gününden sonra gerçekleşir. O gün insanlar yaptıkları bütün davranışlarla yüzleşir.

“Her ümmet kendi kitabına çağrılır. Bugün yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.”
(Casiye, 28)

Bu ayet hesap gününün kıyamet günü olduğunu açıkça ifade eder.

Diriliş Günü

Kur’an kıyamet gününü insanlık tarihinin en büyük olayı olarak anlatır. O gün bütün insanlar yeniden diriltilecek ve Allah’ın huzuruna çıkarılacaktır.

“O gün insanlar âlemlerin Rabb’i huzurunda duracaklardır.”
(Mutaffifin, 6)

Bu sahne Kur’an’da birçok yerde tekrar edilir. İnsanlar topluca diriltilir ve yaptıkları her şey kendilerine gösterilir. Hiçbir davranış gizli kalmaz.

Bu nedenle Kur’an kıyamet gününü hesap günü olarak tanımlar. İnsanların ödül veya ceza alacağı gün budur.

Bu noktada önemli bir soru ortaya çıkar: Eğer kabirde azap başlamış olsaydı, hesap gününün anlamı ne olurdu? Çünkü ceza zaten başlamış olurdu. Oysa Kur’an hesap gününü cezalandırmanın başlangıcı olarak anlatır.

 

Ölüm ve Uyku Benzetmesi

Kur’an’da ölüm ile ilgili dikkat çekici ifadelerden biri de ölümün uykuya benzetilmesidir. İnsanlar kıyamet günü diriltildiklerinde söyledikleri sözler bu durumu açıkça gösterir.

“Eyvah bize! Bizi uyuduğumuz yerden kim kaldırdı?”
(Yasin, 52)

Bu söz kıyamet günü dirilen insanların şaşkınlığını ifade eder. Onlar kendilerini sanki uzun bir uykudan uyanmış gibi hissederler.

Bu ifade önemli bir ipucu verir. Çünkü azap içinde olan bir insan uyku hâlinden söz etmez. Eğer kabirde sürekli bir azap yaşanmış olsaydı, dirilen insanların böyle bir söz söylemesi beklenmezdi.

Kur’an’ın bu anlatımı ölüm ile diriliş arasındaki sürecin insan açısından uykuya benzer bir durum olduğunu düşündürür.

 

Gayb Bilgisi Meselesi

Kabir azabı iddiası çoğu zaman rivayetlere dayanır. Ancak burada önemli bir ilke devreye girer: Gayb bilgisi.

Gayb, insanın doğrudan göremediği ve deneyimleyemediği alanı ifade eder. Ölüm sonrası hayat da gayb alanına girer.

Kur’an bu konuda çok açık bir ilke koyar.

“De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilmez.”
(Neml, 65)

Bu ayet gayb bilgisinin yalnızca Allah’a ait olduğunu bildirir. İnsanlar gayb hakkında ancak Allah’ın bildirdiği kadar bilgi sahibi olabilir.

Bu nedenle ölüm sonrası hayatla ilgili güvenilir bilgi kaynağı vahiydir. Vahyin temel kaynağı da Kur’an’dır.

 

Elçinin Konumu ve Bilgi Sınırı

Kur’an elçilerin görevini de açık şekilde anlatır. Elçiler insanlara vahyi ulaştırmakla görevlidir. Ancak onların da bilgi sınırı vardır.

“De ki: Bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum. Ben sadece bana vahyedilene uyarım.”
(Ahkaf, 9)

Bu ayet elçinin konumunu net şekilde ortaya koyar. Elçi yalnızca kendisine bildirilen vahyi bilir. Gaybın tamamını bilmez.

Kur’an’da bir başka ayet de elçinin çevresindeki bazı insanların gerçek niyetlerini bilmediğini anlatır.

“Sen onları bilmezsin; biz onları biliriz.”
(Tevbe, 101)

Bu ifade elçinin insan olduğunu ve gaybı bilmediğini açıkça gösterir.

 

Kıyamet Gününün Evrenselliği

Kur’an’da kıyamet günü bütün insanların aynı anda diriltileceği büyük bir gün olarak anlatılır. İnsanlık tarihinin başından sonuna kadar yaşamış herkes o gün dirilecektir.

“Biz kıyamet günü adalet terazileri kurarız.”
(Enbiya, 47)

Bu ayet kıyamet gününün adalet günü olduğunu bildirir. Hiç kimseye en küçük bir haksızlık yapılmayacaktır.

Herkes yaptığı davranışların karşılığını eksiksiz alacaktır. Bu nedenle kıyamet günü ilahi adaletin tam olarak gerçekleşeceği gündür.

 

Zamanın Algılanışı

Kur’an kıyamet günü insanların dünya hayatını çok kısa bir süre gibi hatırlayacaklarını anlatır. Hatta bazı insanlar dünyada yalnızca bir saat kadar kaldıklarını düşüneceklerdir.

“Kıyamet koptuğu gün suçlular bir saatten fazla kalmadıklarına yemin ederler.”
(Rum, 55)

Bu ayet insanın zaman algısının ölümden sonra farklı olacağını gösterir. Dünya hayatında uzun görünen süreler bile ahiret perspektifinde çok kısa görünür.

Bu durum ölüm ile diriliş arasındaki sürecin insan açısından hissedilmeyen bir zaman olduğunu düşündürür.

 

İlahi Adaletin Gereği

İlahi adalet kavramı kabir azabı meselesinde düşünülmesi gereken önemli bir noktadır. İnsanlık tarihi boyunca farklı zamanlarda milyarlarca insan yaşamış ve ölmüştür.

Eğer kabirde sürekli bir azap olsaydı, çok eski zamanlarda ölen insanlar diğerlerinden çok daha uzun süre azap görmüş olurdu.

Oysa Kur’an Allah’ın adaletinin kusursuz olduğunu bildirir.

“Hiç kimseye zerre kadar haksızlık yapılmaz.”
(Enbiya, 47)

Bu ilke herkesin aynı adalet ölçüsüyle yargılanacağını gösterir.

 

Hesap Günü Gerçeği

Kur’an’ın en güçlü mesajlarından biri hesap günüdür. İnsan yaptığı hiçbir davranıştan kaçamayacaktır. Her şey ortaya konacak ve herkes yaptığının karşılığını alacaktır.

“O gün herkes yaptığının karşılığını alacaktır.”
(Casiye, 28)

Bu ayet kıyamet gününün kesinliğini vurgular. İnsanların gerçek sorumluluğu o gün ortaya çıkacaktır.

 

Kabri Olmayan İnsanlar Meselesi

Kabir azabı inancının ortaya çıkardığı önemli sorulardan biri de kabri olmayan insanların durumudur. Çünkü insanlık tarihi boyunca ölen herkes toprağa gömülmüş değildir. Bazı insanlar denizlerde kaybolmuş, bazıları yangınlarda yanmış, bazıları savaşlarda parçalanmış, bazıları ise tamamen yok olmuş şekilde hayatını kaybetmiştir. Bu durum şu soruyu gündeme getirir: Eğer azap kabirde gerçekleşiyorsa, kabri olmayan insanlar bu azabı nasıl yaşayacaktır?

Dünya üzerinde sayısız insan deniz kazalarında hayatını kaybetmiştir. Gemilerin batması, fırtınalar veya savaşlar sonucunda ölen insanların bedenleri çoğu zaman bulunamaz. Bu insanların bedenleri deniz canlıları tarafından parçalanır ve doğaya karışır. Benzer şekilde bazı insanlar yangınlarda tamamen yanmış, bazıları volkanik olaylarda yok olmuş, bazıları da kimyasal maddelerle temas ederek bedenini kaybetmiştir. Tarihte asit çukurlarına atılan veya tamamen yok edilen insanların varlığı da bilinmektedir.

Böyle durumlarda ortada geleneksel anlamda bir kabir bulunmaz. İnsan bedeni ya tamamen parçalanmış ya da doğanın içinde dağılmıştır. Eğer azap yalnızca kabirde gerçekleşiyorsa, bu durumda kabri bulunmayan insanların azaptan muaf olması gibi bir sonuç ortaya çıkar. Ancak bu düşünce ciddi bir çelişki doğurur.

Çünkü ilahi adaletin temel ilkesi herkesin yaptığıyla karşılık bulmasıdır. İnsanların ölüm şekilleri birbirinden farklı olabilir, fakat hesap konusunda bir ayrım olması adalet anlayışıyla bağdaşmaz. Bir insan toprağa gömüldü diye azap görmesi, başka bir insanın bedeninin bulunmaması sebebiyle bundan kurtulması düşüncesi ilahi adalet fikriyle uyumlu değildir.

Kur’an’da insanın nasıl öldüğünün ya da bedeninin nerede bulunduğunun cezayla ilişkilendirildiğine dair bir anlatım yoktur. Hesap ve ceza ölüm şekline göre değil, yapılan amellere göre olacaktır. Bu nedenle bedenin toprağa gömülmüş olması ya da olmaması ilahi yargının konusu değildir.

İnsan bedeni ölümden sonra zaten doğanın döngüsüne karışır. Toprağa gömülen bir beden de zamanla çözünür ve toprak olur. Denizlerde ölen bir beden ise denizin ekosistemine karışır. Her iki durumda da fiziksel beden uzun süre varlığını korumaz. Bu açıdan bakıldığında “kabir” kavramının bedensel bir mekân olarak düşünülmesi de tartışmalı hale gelir.

Kur’an insanın yeniden diriltilmesinden söz ederken bedenin nerede olduğuna veya nasıl yok olduğuna dikkat çekmez. Aksine insanın yaratılışının Allah için zor olmadığını vurgular. İnsan ister toprakta çözünmüş olsun ister denizde dağılmış olsun, Allah onu yeniden yaratmaya kadirdir.

Bu anlatım dirilişin mekâna bağlı olmadığını gösterir. İnsan nerede ölmüş olursa olsun, hangi şekilde yok olmuş olursa olsun kıyamet günü yeniden diriltilecektir. Dolayısıyla ilahi hesap da herkes için aynı gün ve aynı şartlar altında gerçekleşecektir.

Kabir azabı düşüncesi ise bu noktada yeni sorular üretir. Çünkü bu anlayışta azap belirli bir mekânla ilişkilendirilir. Ancak insan bedeninin her zaman belirli bir kabirde bulunmadığı gerçeği bu görüşü zorlaştırır. Dünyanın farklı yerlerinde kaybolmuş, parçalanmış veya tamamen yok olmuş bedenler düşünüldüğünde kabir merkezli bir azap anlayışı evrensel bir açıklama sunmakta zorlanır.

Bu nedenle bazı düşünürler kabir azabını fiziksel bir olay olarak değil sembolik bir anlatım olarak yorumlamaya çalışmıştır. Ancak Kur’an’da bu konuda açık bir anlatım bulunmadığı için mesele yine tartışmalı kalmaktadır.

Ölümden sonra yaşanacak süreç insanların çoğu için bilinmeyen bir alandır. İnsanlar tarih boyunca bu bilinmezliği çeşitli yorumlarla açıklamaya çalışmıştır. Fakat ölüm şekillerinin çeşitliliği ve bedenlerin farklı şekillerde yok olması, kabir merkezli bir azap düşüncesinin mantıksal açıdan sorgulanmasına yol açmaktadır.

 

Sonuç

Ölüm sonrası hayat konusu insanlığın en eski sorularından biridir. İnsanlar yüzyıllardır ölümden sonra ne olacağını anlamaya çalışmış ve bu konuda farklı inançlar geliştirmiştir. Kabir azabı düşüncesi de bu tartışmaların önemli başlıklarından biridir.

Ancak ölüm şekillerinin çeşitliliği, kabri olmayan insanların varlığı ve bedenlerin doğaya karışma süreci bu konunun yeniden düşünülmesini gerektiren noktalar ortaya çıkarır. İnsan denizde kaybolmuş, ateşte yanmış veya tamamen yok olmuş olsa bile ilahi hesap açısından bir farklılık olması düşünülemez. Çünkü ilahi adalet herkes için aynı ölçüyü gerektirir.

Kur’an’ın ortaya koyduğu temel çerçeve ise insanın dünyada yaşadığı, sonra öldüğü ve kıyamet günü yeniden diriltileceğidir. Hesap ve karşılık bu büyük dirilişten sonra gerçekleşecektir. Bu nedenle ölümden sonraki süreci anlamaya çalışırken insanın dikkatini asıl yöneltmesi gereken şey yaşamı boyunca yaptığı tercihlerdir.

İnsan için en önemli mesele ölümden sonra nerede bulunacağı değil, hayatı boyunca nasıl bir yol izlediğidir. Çünkü Kur’an’ın sürekli hatırlattığı gerçek şudur: İnsan sonunda mutlaka Rabb’ine dönecek ve yaptıklarının karşılığını alacaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

ALLAH’IN KALPLERİ MÜHÜRLEMESİ NE ANLAMA GELİYOR?

 

Bakara Suresi 6-7. Âyet;
Unutma ki, hakikati inkara şartlanmış olanlar için kendilerini uyarıp uyarmaman fark etmez; onlar inanmazlar.
Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir ve gözleri üzerinde de bir perde vardır;
dehşet verici bir azap beklemektedir onları.
           
Yüce Allah biz istemedikçe kalbimizi, kulağımızı mühürlemez. Gözlerini de kör etmez. Bu şekildeki buyruğun sebebi, Yüce Allah istemedikçe yaprağın bile düşmemesinden kaynaklanmaktadır. (6/59) Yüce Allah bizi hür irademize bırakmış olup Yüce Allah’ın istemediği istikamette yaşamımızı idame ettirmesek de O, yaptıklarımızı kerhen de olsa onaylamaktadır. (35/45)
            İnsanların verdikleri sözde durmamaları, Yüce Allah’ın ayetlerindeki gerçekleri inkâr etmeleri, nebileri haksız yere öldürmeleri, kibirlenmeleri, küfre sapmalarından dolayı vahyi gözü görmez, kulağı duymaz olmuşlardır. (4/155)
             Yüce Allah’tan kimseye kötülük gelmez. Kötülükleri kendi ellerimizle getiririz.
Yunus Suresi 44. Âyet;
Şüphesiz ki Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat onlar kendilerine zulmederler.
           
Yine böyleleri önce iman ettiklerini söylüyorlar. Sonra Allah’ın birliğini ve buyruklarını inkâr ediyorlar. Şirk koşarak küfre sapıyorlar. Bu ikiyüzlü tavır ve davranış neticesinde doğru yolu bulamaz konuma geliyorlar. Kur’an buna (anlama kabiliyet ve özellikleri kaybolmuş anlamında) mühürlenmiş tabiri kullanıyor. (63/3)

Rad Suresi 19. Âyet;
Hem, sana Rabbinden her ne ki indirilmişse, hak olduğunu gören kimseyle (bunu göremeyecek kadar) kör olan kimse bir midir? Bu gerçeği yalnızca akıl ve sağduyu sahipleri hatırdan çıkarmazlar;
           
Şunu iyi bilmeliyiz ki, Yüce Allah’ın buyruklarına gözlerini kapalı tutanlar, ahiretin gerçeklerini de göremeyeceklerdir. Bu nedenle de dünyada gittiği yolun sonucuna katlanırlar. (17/72)
           
Casiye Suresi 23. Âyet;
Kendi arzu ve özlemlerini tanrı edinen ve (bunun üzerine) Allah'ın, (zihninin hidayete kapalı olduğunu) bilerek saptırdığı, kulaklarını ve kalbini mühürlediği ve gözlerinin üzerine bir perde çektiği (insan)ı, hiç düşündün mü? Allah(ın onu terk etmesin)den sonra kim ona doğru yolu gösterebilir? O halde, hiç düşünüp ders çıkarmaz mısınız?

            Hevesini, bencilce saplantılarını benimseyerek, kendisini vazgeçilmez kılan kibirli insanlar vardır. Bu insanlar arzu ve heveslerine kapılırlar. İlahlaştırdığı ve vazgeçilmez kıldığı kişi veya eşya nedeniyle Yüce Allah gözü görmeyen, kulağı duymayan olarak nitelendiriyor. Gerçek anlamda gözlerin körlüğü, kulakların sağır olması, kalbin mühürlenmesi olarak algılamamalıyız. Gözdeki körlüğü, bakıyor ama görmüyor gibi düşünsek de asıl olan kalp gözünün körelmesidir. (22/46)

Doğrularım Allah’ın yanlışlarım bana aittir.                                                           Aydın ORHON


KADİR GECESİ

 

KADİR GECESİ

            Sure, Mekke döneminin ilk yıllarında inmiştir. Sözlükte kadir (kadr) kelimesi, "hüküm, şeref, güç, yücelik" gibi anlamlara gelmektedir. "Kadir Gecesi" veya "Haşmet Gecesi" kıymet, ölçü, planlama, idare anlamına da gelebilir. İslam dininde Kur'an-ı Kerim'in Nebi Muhammed'e indirilmeye başlandığı, insanlığın risâlet ve nübüvvetle son kez buluşturulduğu gecedir.

            Gece ve karanl; Şirk, küfür ve cahiliye karanlığı anlamını taşır. Vahyin inmeye başlaması, insanları bu karanlıktan aydınlığa çıkarmak içindir. Yüce Allah’ın mesajları, insanları yanlış gittikleri yoldan çevirmeyi amaçlar

            Kur’an’da, Nebi Muhammed'in ilk vahyi aldığı gece şöyle ilahi mesajla şöyle tanımlanmaktadır.

Kadir Suresi Suresi 1-5 Ayet;

Biz O'nu (Kur'an'ı) Kadir Gecesinde indirmeye başladık.

Kadir Gecesinin (mahiyetinin) ne olduğunu sen nereden bileceksin!
Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır.
Melekler ve beraberinde Ruh (vahiy) o gece Rablerinin izniyle, her iş için inerler.
Ta fecrin doğuşuna kadar, o gece esenlik doludur.
            "İndirmek" kelimesinden, Yüce Allah'ın ilahi makamından indirilişini anlamalıyız.

Surenin konusu: Kur'an vahyinin Kadir ve kıymetidir. Surede geçen "gece" kelimesi vahyin inmeye başladığı anda ki cahiliye Arap toplumunun yaşantısı belirtiliyor. Gece karanlığı simgeler. Her açıdan kötü bir kişiyi tanımlarken “Karanlık işlerin adamı” deriz. Cahiliye döneminde yaşantılarda buna benzemektedir. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömen bir toplum, bence daha da kötüdür.
            Cahiliye Arap toplumunu kısaca tanıyalım: Çevresindeki yaşayan başka toplumlara göre medeniyet bakımından geri kalmış, dini inanç konusunda bilgisiz ve gaflet içerisinde, bilgisizliğin yanı sırasında Allah’a daha yakın olabilmeleri için putlara yönelmeleridir. İnsan fıtratının ve aklının kabullenmekte zorlandığı bazı inanış ve davranışlar yaygın olarak kabul edilmekteydi.  

            Bu gecenin ima ettiği başka hakikat, cahiliyenin karanlık gecesidir. Yüce Allah vahyi ile bu karanlığa ışık tutmaktadır. Dünya hayatını gece gibi düşünürsek, ahiret hayatını da bu gecenin sabahı diyebiliriz. Bu ayetler insanın içine işleyen sevecen, parlak ve sanki bir ışık seli yaymaktadır. Bu ışık Yüce Allah'ın ışığıdır. Vahyin yaydığı ışık, onların vahyin nuruna ahenkli olarak sunmuş olduğu tanyerinin nurudur. Kur'an'da vahyin indirilmesinden söz edilen tek gece Kadir Gecesi’dir.

Bu surede sözü geçen gece, Duhan suresinde anılan gecedir. Orada Yüce Allah şöyle buyuruyor.

Duhan Suresi 3-6. Ayet;

Biz bunu bereketli bir gecede (kadir gecesinde) indirmişizdir. Onunla uyarılarda bulunmaktayız. Karara bağlanmış her iş, o gece paylaştırılır. O işlerin kararı tarafımızdan verilmiştir. Biz elçiler göndeririz.

Onlar Sahibinden bir iyilik olarak gönderilir. Çünkü o, sizi dinler ve her şeyi bilir.

            Kadir Suresinin 1. Ayetinden başlayarak, Kadir gecesi Kur’an’ın indirildiği, inişinin bin aydan kıymetli olduğu, meleklerle bu işin gerçekleştiğini buyurmaktadır.
Kadir Suresi 5. Ayette de;
O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.
           
Ayetle indikçe ve insanlar Allah’ın emirlerine itaat ettikçe gün ağaracak, sağlık ve mutluluk gelecektir.
           
Yüce Allah Bakara suresinde de bu gecenin Ramazan gecelerinden birisi olduğunu açıklar.
Bakara Suresi 158. Ayet:

Ramazan ayı... İnsanlar için hidayet olan ve doğru yolu ve (hak ile batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kur'an onda indirilmiştir.

 Hak geldiğinde batıl yok olur.

İsra Suresi 81. Ayet;
Ve yine de ki: "Değişmeyen gerçek geldi, sahte ve tutarsız olan yıkılıp gitti; zaten sahte ve tutarsız olan er geç yıkılıp gitmek zorundadır!"
            Yüce Allah’ın Nebi Adem’den günümüze değişmez yasası insanlar tarafından tahrifata uğratılmıştır. Son kez gelişiyle daha bu değişim eski haline dönüşüme geçmiştir. Bu demek değildir ki Nebi Muhammed ölümünden sonra 1400 yıl geçti ve değişim olmadı. Kur’an Arabiyyence indi. (13/37) Arabiyyence kafamızı karıştırmaması için biraz açalım; İndiği dönemde Araplar bu dille konuşuyorlardı. 18 harften oluşan alfabesi olup, harekeleri yoktu. Sonra Emeviler döneminde ki ben bu dönemi hiç içime sindiremem. Daha iyi anlaşılsın diye harf sayısı 29’a çıkarıldı. Sonra da hareke eklendi. Şu an elimizde bulunan Kur’an da budur. O dönemde eğer anlam kayması olsaydı, yer yerinden oynardı. Nebi Muhammed’in iki basamak çıkıp üçüncü basamağında oturarak hutbesini yaptığı tahta parçasını Muaviye bulunduğu yere istetir. İslam toplumu bunun için bile ayaklanmış ve Muaviye bu isteğinden vazgeçmiştir.
            Eğer Kur’an’da bir değişiklik olsaydı bırakın Arabistan’ı bütün İslam âlemi ayağa kalkardı. Demek istiyorum ki şükürler olsun Kitabımız da problem yok. Ne yazık ki Kitabımıza sahip olan da yok. Anlamadan seslendirmekle meşgulüz. Rivayetler de aynı dilden olmasına rağmen onları rahatlıkla çevirebiliyoruz. Haşa Allah bize çevrilemez anlaşılmaz bir kitap mı göndermiş
. (16/44) Düşüncemiz böyle ise batıldır. Bu şekilde hakkı bırakıp batılın peşine düşeriz. Biz gerçeği batılın üzerine fırlatırız. Gerçek batılın işini bitirir. İftiraları Allah’a yakıştıranın vay haline…
Enbiya Suresi 18. Ayet:
Tersine, Biz (gerçek bir yaratma eylemiyle) hakkı batılın başına çarparız da bu onu paramparça eder ve böylece beriki yok olur gider. O halde, (Allah'a) yakıştırdığınız şeylerden ötürü yazıklar olsun size!

İman edenler salih amel işleyenler, Allah’ı çok ananlar, haksızlığa, zulme karşı mücadele edenler takva yolunda kimselerdir. Allah’ın ayetlerini kabul etmeyen zulüm eden kişiler ettiklerini fazlasıyla bulacaklardır.  
Şirkin, küfrün, zulmün, adaletsizliğin, haksızlığın tepesine iner.
Şuara 227. Ayet:

Ama inanan, dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyan, Allah'ı sıkça anan, (sadece) haksızlığa uğratıldıktan sonra kendilerini savunan ve haksızlık yapanların, hangi devrimle devrileceklerini er geç görecekleri (konusunda Allah'ın vaadine güvenen şairler) bu hükmün dışındadır!
           
Kur’an’ın inişi neticesinde Mekke toplumunda bir devrim de gerçekleştirmiştir. Mekkelilerin tepesine çökmüş karanlık, aydınlanmıştır. İşte bu gece; Kur’an’ın inmeye başladığı Mekkelinin Kadir Gecesi’ydi. “Bu gece bin aydan hayırlıdır.” Kur'an'da bu gibi yerlerde geçen sayı, olayın değerini sayılarla sınırlama amacı taşımaz. Bu sadece çokluğu ifade etmek içindir. Binlerce yıllar geçmesine rağmen insanların hayatlarında bu gecenin sağladığı değişimlerin nebzesini bile bırakmamıştır. Bu gece, Kur'an'ın inanç sistemini, yeryüzüne ve vicdanlara yaydığı terbiyeyi içermesi bakımından büyük bir gecedir.

            Nebi Muhammed'in Risalet’le buluşturulduğu gece, bu sure ile belirtiliyor. Vahyin mesajıyla buluşan her kişi için yeni bir kadir söz konusu edilmektedir. Kadir Gecesi, miladi 610 yılında yaşandı. Şimdi de yıldönümleri kutlanmaktadır. Hâlbuki Kur'an'la buluşulan her an Kadir'dir. Resul'e iman etmeyen Medine Yahudi’leri, önemli kişilerin yaptıkları ile öğünürlerdi. Müminlere; "İsmailoğluları içerisinde bin ay cihat etmiş kimseler bulunmaktadır." Diye böbürlenirlerdi. Bizimkiler de "Kadir gecesi sizin bahsettiğiniz bin aydan daha hayırlıdır." diyerek karşı atağa geçmişlerdir. Tabiri caizse Yahudileri alt ediyorlar.

            O gece Allah'tan bir lütuf ve rahmet olmak üzere vahiy Nebi Muhammed'in kalbine ilham ve ilka ile zikredilmiştir. Bu olayın adına da cibril denir.
            Bir rivayet paylaşarak devam edelim: “Kim inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek, Kadir Gecesi’ni ibadetle ihya ederse, geçmiş günahları bağışlanır.”
Bu rivayet sizce doğru mu? Nebi Muhammed’in böyle bir şey söylemiş olması mümkün mü?
Böyle bir söz söylemiş olsa; Nebi Muhammed her yıl kutlamaz mıydı? Vahyin ilk indiği geceyi bilmiyor muydu? Tam tarihi bildiremez miydi? Gün aramaya ne gerek vardı.
Üzülerek söylüyorum, henüz kendimize inmeyen Kur’an’ın, inmeye başladığı günü kutluyor. Geceyi ibadetle geçirdiğimizde kurtulacağımızı sanıyoruz. Ama yanılıyoruz! Bir günde kurtulabileceğimiz dinin Yüce Allah’la hiçbir ilgisi yoktur. Asıl olan itaatte devamlılıktır.
Enbiya 47. Ayet:
 Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Öyle ki hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek. (Yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.

            Kadir Gecesi’ne kadar yapmadığımızı bırakmayalım; sonra bir gecede sütten çıkan ak kaşık olalım. Bu size tanıdık gelmiyor mu? Papazın takdis etmesi, günah çıkartmasından farkı ne? Kadir Suresinde geçen kavram mecazi kavramdır.

            Bir gece ibadet eşittir, bin ay ibadete... Bin ay ibadette 83 yıl yapar ki, bir gece ibadetle cennetin kapısını açılıyor.

Hâlbuki Kadir Suresinde anlatılmak istenen bu değil. “Bin” çokluk (çok fazla) anlamında kullanılıyor. Kadir Gecesinin kıymeti, o gece indirilmeye başlanan vahiy nedeniyledir. Vahyin inip bir kenarda durmasından da bir hayır gelmez. Kapınızda son model otomobiliniz var. Direksiyonun başına geçip ondan yararlanmıyorsunuz. O otomobilin size ne hayrı olabilir ki? Ancak bir köşede çürümeyi bekler. Aynen Kur’an’ın da evin bir köşesinde beklemesi gibi…
            Ayet bize ne demek istiyor: “Ey insanlar Kur’an sizler için indirilmiştir. Kur’an’la tanıştığın, rehber tuttuğun, hayatına taşıdığın her gece, her an bir ömür kadar değerlidir.”

Kur’an bize inmemiş, onunla tanışmamışsak, aydınlanmamız da mümkün değildir. O zaman kutlanılan Kadir gecelerinin de bir anlamı kalmıyor.

            Kur’an’a göre insan normalde bir manen ölüdür. O’na can veren ruh veren vahiydir. İnsan Kur’an’ı ne kadar hayatına taşıyabilirse o insan kadar canlanır, karanlıktan aydınlığa doğru yol alır. Günümüz Müslüman’ının en önemli sorunu, kendilerine hayat veren Kur'an ile iletişimlerinin bozuk olmasıdır. Kur'an Müslüman’ın kalbidir. Kalpsiz yaşam, ölü bir hayattır.

Ne zaman Kur’an’la tanışır, iletişim sağlar, hayatımıza Kur’an’ı rehber edinirsek işte o an Kadir Gecesi’dir.

            Yani Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın ilk on gününde, son on gününde veya ortadaki on günde aramamız anlamsız. Kadir Gecesini yaşamak ihya etmek istiyorsak Allah’ın vahyine kulak vermemiz vahyi hayata taşımamız yeterlidir. Kadir Gecesini her an yaşamak ve yaşatmak dileğiyle...

Doğrularım Allah'a yanlışlarım ise bana aittir.                                                  

                                                                                                                 Aydın ORHON

 

Faiz Haramdır Denilebilir mi?

Faiz Haram Denilebilir mi?

Faiz, Riba Nedir?

Bir kelime bazen bir hükmü taşır. Bazen de bir hükmü örter. Eğer kelime yerinden kayarsa, anlam da kayar. Anlam kayarsa, hüküm de bulanır. İşte “faiz” ve “riba” meselesi tam olarak böyle bir sisin içinde duruyor. Çoğumuz ezbere konuşuyoruz. Ama Kur’an’ın hangi kelimeyi kullandığını, o kelimeye hangi anlamı yüklediğini yeterince düşünmüyoruz.

Bu bölümde bir slogan üretmeyeceğiz. Bir kelimenin Kur’an’daki yerini arayacağız. Çünkü hüküm, kelimenin içindedir.

Kur’an’da haram kılınan kelime “faiz” değil, “riba”dır. Bu kelimeyi aceleyle yargılamak yerine, birlikte metne bakalım. Çünkü biz bir kanaati değil, vahyin kendisini esas alıyoruz.

Riba: Artış mı, Ahlaki Çürüme mi?

Riba kelimesi Arapçada “artmak, çoğalmak, kabarmak” anlamına gelir. Yağmurdan sonra toprağın kabarması için de aynı kök kullanılır. Yani kelimenin sözlük anlamı nötrdür: artış.

Fakat Kur’an bir kelimeyi sadece sözlük anlamıyla bırakmaz. Ona ahlaki bir çerçeve çizer. Riba da böyledir.

Kur’an ribayı, insanların malları üzerinden büyümek isteyen bir artış olarak tanımlar:

وَمَا آتَيْتُمْ مِنْ رِبًا لِيَرْبُوَا فِي أَمْوَالِ النَّاسِ فَلَا يَرْبُوا عِندَ اللَّهِ ۖ وَمَا آتَيْتُمْ مِنْ زَكَاةٍ تُرِيدُونَ وَجْهَ اللَّهِ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ
(Rum, 39)

Ayet açık: “İnsanların mallarında artsın diye verdiğiniz riba, Allah katında artmaz.”

Burada iki artış karşı karşıya konur.
Biri insanların malında görünen artış.
Diğeri Allah katında gerçekleşen artış.

İkisi aynı şey değildir.

Riba dışarıdan bakıldığında büyümedir. Fakat Allah katında karşılığı yoktur. Çünkü o artış, bir başkasının ihtiyacına yaslanır. Yani riba, başkasının zayıf anı üzerinden güç üretmektir.

Bir örnek düşünelim. Küçük bir esnaf iflasın eşiğinde. Çocuğunun okul masrafını ödeyemiyor. Siz ona para veriyorsunuz ama şart koşuyorsunuz: “Şu kadar fazlasıyla geri alırım.” O insan o fazlalığı üretmek için değil, hayatta kalmak için alıyor. Siz onun ihtiyacını kazanca dönüştürüyorsunuz.

İşte riba tam burada başlar.

Kur’an ribayı sadece ekonomik bir işlem olarak değil, ahlaki bir sapma olarak görür.

Riba ve Batıl Kazanç

Başka bir ayette riba, doğrudan “batıl” ile birlikte anılır:

وَأَخْذِهِمُ الرِّبَا وَقَدْ نُهُوا عَنْهُ وَأَكْلِهِمْ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ
(Nisa, 161)

Burada “الرِّبَا” ile “insanların mallarını batıl ile yemek” aynı bağlamda geçer. Batıl nedir? Hakkı olmayanı almak. Meşru zemini olmayan kazanç.

Demek ki riba, Kur’an’ın gözünde haksız kazanç kategorisindedir.

Yani mesele sadece “fazlalık almak” değildir. Mesele, o fazlalığın hangi zeminde alındığıdır. Eğer bir taraf zayıf, diğer taraf güçlü ise; eğer risk tek tarafa yüklenmişse; eğer kazanç garanti ama zarar ihtimaline ortaklık yoksa; orada adalet zedelenir.

Riba, adaletin kırıldığı noktadır.

“Alışveriş de Riba Gibidir” Sözü

Kur’an, ribayı savunanların cümlesini de aktarır:

الَّذِينَ يَأْكُلُونَ الرِّبَا ... ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُوا إِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبَا ۗ وَأَحَلَّ اللَّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا
(Bakara, 275)

Onlar derler ki: “Alışveriş de riba gibidir.”

Bu cümle bugün de yaşıyor. “Para paradır.” “Ticaret bu.” “Sistem böyle.”

Ama ayet net bir çizgi çizer:
“Allah alışverişi helal, ribayı haram kılmıştır.”

Alışverişte mal vardır. Emek vardır. Risk vardır.
Ribada ise garanti fazlalık vardır. Risk paylaşılmaz.

Bir çiftçi düşünün. Tohum alır, eker. Kuraklık olur, zarar eder. Bu ticarettir.
Ama aynı çiftçi kuraklıkta borç alır ve hasat ne olursa olsun fazlasıyla geri ödemek zorundaysa? İşte burada riba devreye girer.

Ticaret üretime dayanır. Riba ihtiyaç üzerine kurulur.

Allah Ribayı Yok Eder

Kur’an ribaya karşı sadece yasak koymaz, sonuç bildirir:

يَمْحَقُ اللَّهُ الرِّبَا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِ
(Bakara, 276)

“Allah ribayı yok eder, sadakaları artırır.”

Burada “يَمْحَقُ” kelimesi silmek, bereketini kesmek demektir. Yani riba büyüme gibi görünse de içten içe çürür.

Sadaka ise azaltma gibi görünür ama artar.

Bu, sadece ahirete ait bir hesap değildir. Toplum düzenine dair bir ilkedir. Riba güveni bitirir. İnsanları borç bağına mahkûm eder. Sadaka ise güven üretir, bağı güçlendirir.

Riba ekonomiyi büyütebilir, ama insanı küçültür.
Sadaka malı azaltabilir, ama insanı büyütür.

Riba ve Savaş İlanı

En sarsıcı uyarı ise şudur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبَا إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ
(Bakara, 278)

فَإِن لَّمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِّنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ
(Bakara, 279)

“Eğer bırakmazsanız, Allah ve Resulü ile savaşa girdiğinizi bilin.”

Bu ifade sıradan değildir. Çünkü riba sadece bireysel bir hata değildir. Toplumsal düzeni bozar.

Ayet devam eder:

فَلَكُمْ رُءُوسُ أَمْوَالِكُمْ لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ
(Bakara, 279)

“Anaparalarınız sizindir. Ne zulmedersiniz ne de zulme uğrarsınız.”

İşte ölçü burada konur:
Anapara helaldir. Fazlası zulüm doğuruyorsa haramdır.

Kur’an’ın derdi matematik değil, adalettir.

Faiz Kelimesi Üzerine

Şimdi kavram karmaşasına gelelim.

Kur’an’da haram kılınan kelime “الرِّبَا”dır. Fakat Kur’an’da bir de “الْفَائِزُونَ” kelimesi geçer.

أُولَٰئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ
(Tevbe, 20)

فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ
(Nur, 52)

أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَائِزُونَ
(Haşr, 20)

إِنَّهُمْ هُمُ الْفَائِزُونَ
(Müminun, 111)

Buradaki kelime “فَائِزُونَ”dır. Kökü “فوز”dur. Anlamı: kurtuluşa erenler, kazananlar.

Yani Arapça’da “feyz, fevz, faiz” kök ailesi başarı ve kurtuluş anlamı taşır.

Bu yüzden şunu netleştirelim:
Kur’an’da haram olan kelime riba’dır.
“Fâizûn” ise övülen bir kavramdır.

Elbette bugün Türkçede “faiz” denildiğinde kastedilen ekonomik fazlalık, çoğu durumda riba kapsamına girebilir. Ama hükmü doğru koymak için kelimeyi doğru tanımak zorundayız.

Mesele kelime oyunu değildir. Mesele ilkeyi doğru anlamaktır.

Riba Bir Sistemdir.

Riba sadece bireysel borç ilişkisi değildir. Sistem üretir. Borçlu toplum üretir. İnsanları sürekli ödeme baskısı altında tutar.

Bir toplum düşünün:
Gençler yıllarca borç öder.
Esnaf krediyle döner.
Çiftçi borçla üretir.

Kazanç üretenden çok sermaye sahibine akar.

Kur’an’ın ölçüsü tekrar hatırlatılır:
“Ne zulmedersiniz ne de zulme uğrarsınız.”

Eğer bir düzen sürekli bir tarafı eziyorsa, orada riba ruhu vardır.

Nebi Muhammed’e İndirilen Mesajın Ekonomik Ahlakı

Nebi Muhammed’e indirilen vahiy, Mekke’nin tefeci düzenine meydan okudu. O toplumda borç katlanarak büyürdü. Ödeyemeyen köleleşirdi.

Vahiy bu zinciri kırdı. Çünkü Allah’ın dini sadece ibadet düzeni değil, adalet düzenidir.

Aynı çizgiyi Nebi İsa’nın mesajında da görürüz: Zayıfı ezmeyen, yoksulu sömürmeyen bir düzen.

Vahyin ortak çağrısı şudur:
Güç, zulme dönüşmeyecek.

Sonuç: Gerçek Kazanç Nedir?

Kur’an’ın terazisi nettir.

Riba artış gibi görünür ama Allah katında artmaz.
Sadaka azalış gibi görünür ama Allah katında artar.

Gerçek kazanan kimdir?

أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَائِزُونَ
(Haşr, 20)

“Cennet halkı… işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”

Asıl kazanç budur.

Dünyada büyüyen her şey artış değildir.
Her artış bereket değildir.
Her fazlalık helal değildir.

Riba zulüm üretir.
Adalet ise bereket üretir.

Ve Kur’an’ın çağrısı hâlâ aynıdır:
Anaparanız sizindir. Zulmetmeyin. Zulme razı olmayın.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

MELEKLER

MELEKLER

Bilim insanlarının açıklamalarına göre, dünyanın oluşumu, "Big Bang" adı verilen bir patlama ile birlikte yaklaşık 13.9 milyar yıl önce başlamıştır. Bu süreçte kâinatta, insanlar dışında canlı ve cansız birçok varlık yaratılmıştır. Bu varlıklara melek diyoruz. Böylece, Âdemoğlunun yaşayabileceği bir ortam hazırlanmış olmaktadır. Daha sonra, yaklaşık 386 bin yıl önce Âdemler ve eşleri yaratılmıştır. Bu yaratılış süreci ile kâinattaki bütün varlıklar Âdem’in emrine sunulmuştur (45:13).

Allah, yarattıklarıyla ilgili olarak tüm bilgileri Âdem’e öğretmiştir. Bu bilgiler, varlıkların ne olduğu, nasıl kullanıldığı, nerelerde kullanıldığı gibi konuları kapsamaktadır. Ayrıca, hangi işlemlerin ne şekilde yapılması gerektiği, hangi eylemlerin yararlı ya da zararlı olduğu gibi konularda da bilgi verilmiştir. Âdem, kendisine iletilen bu bilgilerin neticesinde, öğretilenlerin özelliklerine göre varlıklara isim verme yeteneğine de sahip olmuştur. Ancak meleklere bu bilgiler verilmemiştir.

2 Bakara Suresi, 31, 32. Ayet:;
Âdem’e her varlığın ismini (neye yaradığını) öğretti, sonra onları meleklere gösterdi: “İddianızda haklıysanız bana şunların isimlerini söyleyin!” dedi.
Melekler, “Biz sana içten boyun eğeriz, bizde senin öğrettiğin dışında bilgi olmaz. Her şeyi bilen ve kararları doğru olan Sensin.” dediler.

Yüce Allah, yarattığı melekler ile insanoğlu arasındaki farklılıkları bu şekilde bizlere sunmaktadır. Melekler, Allah’ın katından her biri farklı kodlamalarla (bilgilerle) yaratılmıştır; bir kısmı göklere, bir kısmı ise yeryüzüne indirilmiştir (20:4).

Melekler, kendilerine verilmiş olan görevleri harfiyen yerine getirirler. Kesinlikle görevlerinin dışına çıkmazlar ve çıkamazlar. Örneğin, bir elma ağacının elma vermesi, onun görevini yerine getirmesi anlamına gelir. Güneş’in sabah doğması ve akşam batması da onun doğal bir görevidir. Meleklerin görevlerini yerine getirmeleri, Allah’a karşı olan vazifelerini yapmaları demektir; buna Kur'an'da secde etmeleri denilmektedir.

Melekler, Âdem’in kendilerinden farklı yaratıldıklarını ve düşünme ile akletme yeteneklerinin olduğunu fark ederler. Hemen ardından, melekler Yüce Allah’ın her şeyi iyi bildiğinin ve her yaptığının yerinde olduğunun buyruğunu işitirler( 2:31, 32).



Melek, güç, kuvvet, haberci ve elçi anlamlarına gelen bir terimdir. Çoğulu "melaike"dir. Kur’an’da Cebrail, İsrafil ve Azrail gibi isimler yer almaz. Bu isimler, Yahudi kültüründen İslamiyet’e geçen ve daha doğrusu İslâmî rivayetler arasına karışan, çoğu Tevrat'tan nakledilmiş isimlerdir.

Allah, vahiyleri nebilerinin kalbine ilka ve ilham yoluyla iletme olayına “Cibril” adını vermiştir. “Cibril”, haber verici meleğin adıdır. Bu durumu, Cebrail adında Allah’ın memuru statüsüne soktukları meleği, Nebi Muhammed’in karşısına geçirip vahiy transferi yaptırmalarıyla görmekteyiz. Halbuki Yüce Allah, "Ol!" dediğinde hemen oluşun başladığı bildirilmiştir (6:73).

8 Enfal Suresi 9. Ayet;
O gün Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da “Bir biri ardınca bin melek ile size destek veriyorum” diye cevap vermişti.

Yüce Allah, Müslümanlara yardımını vahiylerle sunmaktadır. Çok sayıda vahiy göndererek, onlara destek olmuştur. Kadir Suresi'nde geçen “Melekler iner dururlar” (97:4) ifadesinden göklerden inme anlamı çıkarılmamalıdır. Burada göklerden inme durumu, en yüksek makamdan, yani Allah’ın katından gerçekleşen bir inişi ifade eder. İnen melek, aslında vahiydir. Vahyin işlevinin gerçekleşmesi için, insanın içine işlemesi ve hayata taşınması gerekmektedir. Bu durumu, süngerin suyu bünyesine emmesi ya da toprağın suya doyması gibi düşünebiliriz. Vahyin nebilere inişi de benzer bir süreçtedir.

Enfal Suresi’nin 9. Ayetinde, 1,000 meleğin Bedir Savaşı’ndaki yardımı, haberci ayetler neticesinde gerçekleşmiştir. 1,000-3,000 tabirleri çoğul bir anlam taşımakta olup, burada çok sayıda vahiy gönderildiği belirtilmektedir. İnen vahiyler, İslam dininin yayılmasını sağlaması açısından ashaba büyük bir moral kaynağı olmuştur.

Bedir Savaşı öncesinde komutan Sureka b. Cuhşum, Mekkeli müşriklere “Bizim üçte birimiz kadarlar, bunları çok rahat yeneriz.” diyerek savaşmaya teşvik etmiştir. Ancak, konuyla ilgili ayetlerin inmesiyle birlikte ashabın “Şimdi bizim cennete girebilmemiz için sadece şehit olmamız kaldı mı?” dediklerini duyan komutan, savaşı kaybedeceğini anladı ve savaştan kaçtı.

3 Al-i İmran Suresi, 140-141. Ayet;
Size (Uhud'da) bir acı dokunduysa, (Bedir'de de) o kavme benzer bir acı dokunmuştu. O (sıkıntılı) günleri biz, insanlar arasında döndürür (durur)uz. Sonunda Allah iman edenleri bilir. (ortaya çıkarır) ve aranızdan şahitler edinir. Allah zalimleri sevmez.
Bir de (böylece) Allah iman edenleri arındırır; kâfirleri de helak eder.



Rivayetlerde, Bedir Savaşı sırasında Cebrail’in beyaz bir at üzerinde elinde mızrakla savaştığı anlatılmaktadır. Bu olayı aktaran kişi İbni Abbas’tır. İbni Abbas, Hz. Muhammed’in amcasının oğludur ve hicretten 3 yıl önce doğmuş, Bedir Savaşı sırasında sadece 5 yaşındaydı.



35 Fatır Suresi, 1. Ayet;
Yaptığı her şeyi güzel yapmak Allah’a mahsustur. Gökleri ve yeri yaratan, ikişer, üçer, dörder kanatlı melekleri elçi olarak görevlendiren, kendi tercihine göre yaratışta artırma yapan odur. Doğrusu Allah, her şeye bir ölçü koymuştur.


Fatır Suresinde, İkişer, üçer, dörder kanatlı melek bahsi geçiyor. İkişer, dörder, altışar kanatlı melek olsaydı nasıl düşünürdük: Kanatların çifter oluşu belki aklımıza uçan kaçan farklı şeyler getirebilirdi; ancak içlerinde üç kanatlı melekler de var. Üç kanatlı meleği uçurup kaçıramazsınız. Uçursanız da bir yere gidemez. Aynı yerde döner durur.
Yukardaki ayette Rabbimizden “ikişerli, üçerli, dörderli” çok ve değişik sayılarda o dönemde inen vahiylerini belirtmektedir.


2 Bakara Suresi, 30. Ayet;
Hani Rabbin, Meleklere: 'Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim' demişti. Onlar da: 'Biz seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kan dökecek birini mi var edeceksin?' dediler. (Allah:) 'Şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim' dedi.



18 Kehf Suresi, 50. Ayet;
Bir gün meleklere: "Âdem’e secde edin!" dedik. İblis’in dışındakiler hemen secdeye kapandılar. Hâlbuki o da o cinlerden (melek olarak görevlendirilenlerden) idi ama Rabbinin emrinden çıktı. Şimdi onu ve soyunu, en yakınlarınız (velileriniz) olarak sizinle benim arama mı koyuyorsunuz? Hâlbuki o size düşmandır. Yanlışlar içinde olanların ne kötü tercihidir bu!


Allah’ın isimleri öğretmesi; İnsanların var olduğu günden bu güne, bu günden mahşere kadar vahiy ve teknolojinin öğretileceğini belirtiyor. Allah yarattığı melek ve insanoğlu arasındaki farklılıkları bir senaryo ışığında bizlere sunuyor. Melekler, Allah’ın katından her biri farklı kodlamalarla yaratılmıştır.



Yüce Allah beşere bilgi verdiği zaman Âdem oluyor. Sonra Allah meleklere, Âdem’e secde etmelerini buyuruyor. Burada ki “secde” kelimesi boyun eğmek itaat etmek anlamındadır. insana yetecek kadar, Allah için üfürükten, pek değeri olmayan bilgiler aktarılıyor; fakat insan için oldukça değerli bilgiler. Allah hiçbir varlığına vermediği bilgileri yalnız insanlara veriyor. Her in san bilgisi oranında meleklere hükmedebiliyor. Ruh, vahiy anlamına da gelmektedir; ancak Yüce Allah’ın kendinden bir parça vermesi gibi anlayış bizi şirkin ortasına sokar. Buna dikkat etmek gerekir. Allah'ın insanlara ruhundan üfürmesi; ilmi bilgilerden minumum miktarda vermesi anlamı taşımaktadır.

Meleklerden yalnız İblis, Allah’ın emrine itaat etmedi. Bu melek insanların buluğ çağında içinde oluşturulan iblis meleğidir. Her insanın kendi iblisi kendi içindedir.


7 Araf Suresi, 12 - 17. Ayet;
“Allah buyurdu: 'Söyle bakayım, Sana emrettiğim halde, secde etmene engel nedir?' İblis: 'Ben ondan daha üstünüm; çünkü Sen beni ateşten, onu ise bir çamur parçasından yarattın.'"
“Çabuk in oradan, buyurdu Allah. Öyle orada kurulup da büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çabuk çık, çünkü sen alçağın tekisin!”
“'Bana, onların diriltilecekleri kıyamet gününe kadar mühlet verir misin?' dedi."
Allah: “Haydi, sen mühlet verilenlerdensin!” buyurdu.
“'Öyle ise' dedi, 'Sen beni azgınlığa mahkûm ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere senin doğru yolunun üzerinde pusu kurup oturacağım. Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım, sen de onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın.'”


Âdem ve İblis konusuna kısaca değinmek istiyorum. Öncelikle bir örnek verelim: Bir işletmede bir genel müdür, personelini toplar ve “Tanıttığım bu arkadaş okur-yazar değildir. O benim yardımcımdır. İş konusunda bana itaat ettiğiniz gibi, ona da itaat etmenizi istiyorum.” derse, "Ben böyle birisini kabul etmiyorum." diyen bir kişi çıkabilir mi? Çıkabileceğini varsayalım; anında işine son verilecektir.

Bütün kâinatın yaratıcısı olan Allah, her hangi bir varlığı (İblis'i) muhatap alır mı? Bu, Allah’ın bize anlatma tekniğidir. Zamandan ve mekândan münezzeh; her bireye şah damarından daha yakın olan Allah, kimseyle bu şekilde hasbıhal etmez. Allah, kendisine itaat doğrultusunda, içimizdeki İblis’e rağmen hayatımıza yön çizmemizi istemektedir. İsteğini bu yöntemle bize anlatmakta ve İblis’e uymamamızı, doğru yoldan ayrılmamamız gerektiğini vurgulamaktadır. İblis’e uyduğumuz takdirde, onun gittiği yoldan gidecek ve sonumuzun hüsran olacağını bize bildirmektedir.

"Rabbim Allah’tır" diyerek doğru istikamette ilerlerken, blug çağında insanlar için ikinci seçenek başlar. İblis’le birlikte önümüze ikinci bir yol daha çıkmıştır (41:30). Bu ikinci yol, fısk ve fücur yoludur. Her birey, bu durumda tercih hakkını kullanacak; isteyen takva yolunu, isteyen ise İblis’in yolunu seçecektir. Yüce Allah, bu durumu insanlara özgür iradeleriyle bırakmaktadır.

Buradan bir şey daha anlıyoruz: Allah, dünya hayatında insanlara müdahale etmemektedir. Eğer bir müdahale oluyorsa, bu genellikle insanların kendi yanlış hareketleri neticesinde gerçekleşmektedir.

16 Nahl Suresi, 61. Ayet;
Allah, yaptıkları yanlışlardan dolayı insanları hemen yakalasaydı yeryüzünde hareket eden kimseyi bırakmazdı. Ama Allah, onları, belirlenmiş ecellerine kadar erteliyor. Ecelleri gelince ne onu bir süreliğine erteleyebilirler, ne de ecelleri gelmeden onun gelmesini sağlayabilirler.



Meleklerin insanlar karşısında eğilmeleri ve insanoğluna hizmet etmeleri, insana bilgi yüklenmesinden sonra başlar. Âdem, akıl, düşünebilme yeteneği, bilgi ve beceri ile donanımlı bir insandır. Akıl, bilgi ve beceri sahibi olan insan, doğadaki bütün güçleri kontrolü altına alabilir. Doğadaki güçler de Âdem’e teslimiyet gösterir. İnsanlar, hayvanlardan ve bitkilerden faydalanarak yaşamlarını sürdürürler. Örneğin, suyun önüne set koyarak baraj oluşturabilir ve suyu gerektiğinde kullanabilirler. Rüzgârdan türbin ile yararlanarak enerji elde eder, yelkenli gemileri yüzdürürler. Güneş’in ısısı ve ışığı gibi doğadaki bütün güçler, Âdem’e bu şekilde secde eder. Her insana, aklı ve bilgisi oranında hizmet ederler.

İnsanlarla birlikte olan ve hiç ayrılmayan meleklerden biri de hafıza meleğidir. Bu meleğin görevi, buluğ çağından sonra başlar ve yaşantımızın sonuna kadar iyi-kötü her şeyi kaydeder. Aklımızdan geçenler dâhil, kaydetmediği hiçbir şey yoktur.



43 Zuhruf Suresi, 80. Ayet;
Ya da sırlarını ve açığa vurduklarını dinlemediğimizi mi sanıyorlar? Elbette dinleriz, üstelik yanlarına koyduğumuz elçilerimiz olup biteni kayda geçirirler.


Hesap günü, hafıza meleğindeki bilgiler ardı ardına önümüze serilecektir. Unuttuğumuzu sandığımız her şey, bir film şeridi gibi gözümüzün önünde canlanacaktır. Ne kadar günah işlediğimiz konusunda korkuya kapılacak, çaresizlik içerisinde telafisi olmayan günahlarımızla yüzleşeceğiz. Sevaplarımızın neticesinde hesabımızın görülmesini bekleyeceğiz.


18 Kehf Suresi, 49. Ayet;
Defterleri önlerine konur. Günahkârların, defterde olanlardan korkuya kapıldıklarını görürsün. Derler ki "Eyvah! Bu nasıl defter ki küçük büyük bırakmadan hepsini sayıp dökmüş.“ Yaptıkları her şeyi karşılarında hazır bulurlar. Senin Rabbin kimseye yanlış yapmaz.

50 Kaf Suresi, 17-18. Ayet;
Onun sağında ve solunda oturmuş iki melek her şeyi kaydetmektedir.
O, söz olarak (herhangi bir şey) söylemeyiversin, mutlaka yanında hazır bir gözetleyici vardır.


İnsanları koruyan melekler vardır. Bir an için, duyu organlarınızdan birinin olmadığını hayal edin. Gözlerinizin görmemesi, kulağınızın duymaması, koku, tat ve his alamamanız... İşte bu organların her biri, bizi çeşitli tehlikelerden korumaktadır. Burun deliklerindeki kıllar, göz kapakları ve kirpikler, vücudumuzu koruyucu melekleri olarak işlev görmektedir.


13 Ra’d Suresi, 11. Ayet;
"Kişiyi önünden ve arkasından takip eden (melekler) vardır; ..."
82 İnfitar Suresi,10. Ayet;
"Hâlbuki üzerinizde korumaların olduğu bir gerçektir.
"
86 Tarık Suresi, 4. Ayet;
"Yemin ederim ki, üzerinde koruyucusu olmayan tek kişi yoktur."

Azrail, Kur'an'da geçmez; ancak Kur'an'da ölüm meleği ifadesi yer almaktadır. Yapılan incelemeler sonucunda bilim insanları, ölümle ilişkili genleri keşfetmişlerdir. Karolinska Enstitüsü'nün açıklamasına göre, İngiliz bilim insanı Sydney Brenner, Amerikalı H. Robert Horvitz ve İngiliz John E. Sulston, nematod adı verilen bir bağırsak paraziti olan Caenorhabditis elegans ile gerçekleştirdikleri deneylerde, organizmanın gelişimini ve hücrelerinin programlı ölümünü yöneten kritik öneme sahip genleri belirlemişlerdir. Ayrıca, bu benzer genlerin insan da dahil olmak üzere daha gelişmiş organizmalarda da bulunduğunu ortaya koymuşlardır. Bu keşfin tıp araştırmaları alanında son derece anlamlı olduğu ve birçok hastalığın oluşumunun daha iyi anlaşılmasına olanak sağladığı vurgulanmaktadır.
Kaynak: bianet.org



6 En’am Suresi, 61. Ayet; (Ölüm Meleği)
O, kulları üzerinde tam hâkimdir; size korumalar gönderir. Sizden birine ölüm gelince elçilerimiz onu vefat ettirirler. Onlar (ölüm melekleri olan o elçiler) hata yapmazlar.




33 Ahzab Suresi, 43-44. Ayet; (İnsanları karanlıktan aydınlığa çıkaran melek)
O, size (kendi mesajlarını taşıyan) melekleriyle nimetlerini bahşeder ki sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın. Ve O, müminler için rahmet kaynağıdır. O'na kavuşacakları Gün "Selam" hitabıyla karşılanacaklardır ve Allah, onlar için en güzel ödülü hazırlamıştır.




8 Enfal Suresi,12. Ayet; (Korku ve cesaret meleğİ)
Hani, Rabbin (inananlara ulaştırılmak üzere) meleklere: "Mutlaka sizinle beraberim!" (mesajını) vahyetmişti. (Ve meleklere): "İmana erenleri (benim şu sözlerimle) yüreklendirin: 'Hakkı inkara kalkanların kalplerine korku salacağım; öyleyse (ey inananlar) onların boyunlarını vurun, parmaklarını kırın!"




Tevbe 25,26. Ayet; (Korku meleği)
Allah birçok yerde sizi zafere ulaştırdı, Huneyn gününde de öyle oldu. O gün sayıca çok olmanıza şaşırmıştınız ama bir işinize yaramamıştı. Onca genişliğine rağmen yeryüzü size dar gelmişti. Sonra da geri dönüp kaçmıştınız.


33 Ahzap Suresi, 9. Ayet; (Rüzgâr ve cesaret meleği)
Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın; hani size ordular saldırmıştı da, biz onlara karşı bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi görmekteydi.


33 Ahzap Suresi, 56. Ayet; (Destek meleği)
Allah ve melekleri bu nebîye destek olurlar. Ey inanmış kimseler! Ona siz de destek olun ve içtenlikle samimi davranın.

Bu ayette geçen “salat” kelimesi genellikle yardım, destek, dua, namaz, eğitim anlamları taşır. Bu ayet sonucu salavat getirilir; ancak bu destek meleğidir.


15 Hicr Suresi, 73, 74. Ayet; (Doğal afet kasırga, hortum, şua, meteor meleği)
Güneşin doğma zamanına girerlerken korkunç ses onları yakaladı. Oranın altını üstüne getirdik. Üzerlerine pişmiş balçıktan taşlar yağdırdık.


7 Araf Suresi, 84. Ayet; (Yağmur meleği)
Üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Şimdi sen o suçluların sonunun nasıl olduğunu bir düşün.


25 Furkan Suresi, 25. Ayet; (Bulut, yağmur, dolu, kar, hortum, şua meleği)
Göğün beyaz bulut kümeleri halinde bölüneceği ve meleklerin bölük bölük indirileceği gün

2 Bakara Suresi, 248. Ayet; (Yük taşıyıcı hayvanlar)
Nebîleri onlara dedi ki: “Ona komutanlık verildiğinin işareti, size Sandık’ın gelmesidir. İçinde Sahibinizden (Rabbinizden) sizi rahatlatacak bir şey, Musa ve Harun ailelerinin bıraktığı hatıralar olacak ve onu melekler taşıyacaktır. Eğer inanıyorsanız bunda sizin için gerçek bir gösterge vardır.” Tabutun esas anlamı sandıktır. O çağda at arabalarıyla ilkel kanılarla çekilmiştir. Tek hayvanla taşınmadığı için ayette melaike (melekler) geçer.


Azrail, Kur'an'da geçmez; ancak Kur'an'da ölüm meleği ifadesi yer almaktadır (17: 85). Yapılan incelemeler sonucunda bilim insanları, ölümle ilişkili genleri keşfetmişlerdir. Karolinska Enstitüsü'nün açıklamasına göre, İngiliz bilim insanı Sydney Brenner, Amerikalı H. Robert Horvitz ve İngiliz John E. Sulston, nematod adı verilen bir bağırsak paraziti olan Caenorhabditis elegans ile gerçekleştirdikleri deneylerde, organizmanın gelişimini ve hücrelerinin programlı ölümünü yöneten kritik öneme sahip genleri belirlemişlerdir. Ayrıca, bu benzer genlerin insan da dahil olmak üzere daha gelişmiş organizmalarda da bulunduğunu ortaya koymuşlardır. Bu keşfin tıp araştırmaları alanında son derece anlamlı olduğu ve birçok hastalığın oluşumunun daha iyi anlaşılmasına olanak sağladığı vurgulanmaktadır.


Bu çalışma, Kur'an'da meleklerin ve diğer varlıkların Allah'ın emirleri doğrultusunda nasıl işlev gördüğünü ortaya koymaktadır. Her şeyin birer "melek" olarak görev yaptığı anlayışı, varlıkların doğasına dair derin bir bakış açısı sunmaktadır. İnsanlar, akıl ve irade ile bu varlıklardan faydalanarak, onların sunduğu hizmetleri kullanma yetisine sahiptir. Örneğin, ateş yemek pişirmek için kullanılırken, otomobiller insanın emrinde hareket eder. Bu durum, Yüce Allah'ın iradesinin her şeyde hâkim olduğunu ve varlıkların belirli bir düzen içinde çalıştığını göstermektedir.

Kur'an'da belirtildiği gibi, Allah "ol" dediğinde her şey oluşur (2:117). Bu, Yüce Allah'ın varlıklar üzerindeki mutlak otoritesini ve her şeyin O'nun iradesine tabi olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Sonuç olarak, meleklerin ve diğer varlıkların işlevselliği, insanın akıl ve iradesi ile birleştiğinde, Allah'ın yarattığı düzenin bir parçası olarak anlam kazanır.


Doğrularım Allah'ın, yanlışlarım benimdir... Aydın Orhon


EMEVİLERDEN KÜÇÜK BİR KESİT...

     630 Yılında Mekke’nin fethi gerçekleştirildi. Mekke’nin başında Ebu Süfyan bulunuyordu. Karşı koyamayacağını anladı ve kan dökülmesini önlemek adına teslim olmuştur. Teslim olmasıyla da Müslüman olmuştur. Mekke artık Nebi Muhammed ve ordusunundur.
    
     Arap toplumunun kabilecilik çok önemlidir. Onun için bu olay Ümeyye Oğullarının içine hiç sinmemiştir. Ümeyye Oğullarından olan Ebu Süfyan adamlarını teker teker kadrolaşmanın içine sokmuştur. 2. Halife Hz. Ömer döneminde Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye Şam valisi olmuştur. Ümeyye Oğullarında olan 3. Halife Hz. Osman döneminde bütün idari kadro Ümeyye oğullarının kontrolü altına girmiştir. Hz. Osman’ın öldürülmesine müteakip Hz Ali 4. Halife seçilmiştir. Muaviye, Hz. Alinin halifeliğine karşı çıktı.  Hz Osman’ın öldürülmesini de bahane ederek Hz Ali’ye savaş açtı.
Hz Osman’ın kanının bahanesiyle açılan savaşta iki tarafta da İslam’ın ileri gelenleri de vardı.
Daha sonra ki dönemde 4. Halife Hz. Alinin öldürülmesiyle Muaviye İslam toplumunun başına geçti. Bu dönemde oğlu Yezit’ in halifeliğini de halktan 2 kez biatla garanti altına aldı. 
Hz Hasan zehirletilerek öldürüldü. Yezit’ te Hüseyin’le birlikte 70 üzerinde kişiyi katletti. Artık İslam Devleti tamamen ellerine geçirdiler. Artık babadan oğula hanedanlık süreci de başlatılmış oldu.

     Abbasilerde de aynı saltanat devam etmiştir. İktidarın devam etmesi, kalıcı olması için din anlayışıyla oynamalar devam etmiştir. Başarılı da oldular. Önce kendilerine sempati besleyen din adamlarını yanlarına çektiler. Medreseler kuruldu. Burada kendi anlayışlarına uygun din adamları yetiştirdiler. Böylece kendi görüşlerini hadis adı altında dine boca ettiler. Artık burada yetişen kişilere âlim denir oldu ki, söylenen ayetmiş gibi algılandı. Bugün camilerimizde de “Hz Muhammed şöyle buyurmuştur.” denilip rivayet aktarılmıyor mu? Daha da ileri gidip “Resulullah şöyle buyurmuştur” da diyebiliyorlar.
Yukarılarda nebi resul kavramını işlemiştik. Kısaca hatırlayalım. “Resule itaat Allah’a itaattir” (4/80) Günümüzün resulü Kur’an’dır. Hocamızın bahsettiği de rivayettir. Önce Arapçasını okur. Sonra mealini açıklar. Biz de ayet okuduğunu zannederiz.
Âl-i İmran 78. Ayet:
Onlardan bir grup var ki, kitapta olmayan bir şeyi siz kitaptan sanasınız diye, dilleriyle kitabı çarpıtırlar ve Allah'tan olmadığı halde, “Bu, Allah katındandır!” derler, böylece bile bile Allah hakkında yalanlar uydururlar.


     İşte Nebi Muhammed’in ölümünden 60 yıl sonra atılmaya başlanan kıvılcımlar günümüze ateş olarak düşmüştür. Hz. Muhammed’in ölümünden 200-250 sene sonra da bu söylemler toplanmıştır. Sonuç: Çoğunluk Kur’an’ı gale almaz duruma gelmiştir. Şu an ki elimizdeki hadis kitapları ağızdan ağıza gelen o günlerin eseridir. Hadis kitaplarının da vahiymiş gibi algılanması bir gaflettir. Gafletin de ötesinde… Hadisin ayeti nesh etmesi, yok etmesi Kur’an’ın yok olması anlamına gelmez mi?

     Netice vahim… Arap cahiliyesinden gelen kültür, gelenek ve görenekler esintisi dinimiz olup çıkmıştır. Kur’an açıklanamaz derler; rivayetleri gayet güzel açıklanmıştır. Allah’ın mescitlerin de Kur’an genellikle Arapça okunurken, hadisler Arapça okunup açıklaması yapılıyor. Bunun sebebinin de Kur’an’dan sanmamız içindir.
Yüce Allah Kur’an’ı açıklanamasın diye mi gönderdi.
Hud 1-2.Ayet:
Elif Lâm Râ. Bu Kur'an; âyetleri, hüküm ve hikmet sahibi (bulunan ve her şeyden) hakkıyla haberdar olan Allah tarafından muhkem (eksiksiz, sağlam ve açık) kılınmış, sonra da Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye ayrı ayrı açıklanmış bir kitaptır. (De ki:) "Şüphesiz ben size O'nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim."


     600000 Hadis toplanmış âlimler toplamda 30000 civarında içinden alıp diğerlerini 570000 adetini inkar etmişlerdir.
10000’lerce hadis de işlerini görmemiş. Arkasından Fetva, icma ve içtihat icat etmişlerdir.
Bunların ardı arkası kesilmemiştir. Doğru içtihat yapan âlime 2 sevap; yanlış yapana 1 sevap uydurulmuştur. Âlimler kendilerini ne de güzel düşünmüşler.

Osmanlı’da aynı yanlışlara eklemelerle devam etmedi mi?
Maide 32. Ayet:
Bu yüzden Biz İsrailoğullarına bildirdik ki, -cinayetin ve yeryüzünde fesadı yayma(nın cezası) olarak işlenmesi dışında- eğer bir kimse bir insanı öldürürse bütün insanlığı öldürmüş gibidir ve bir kimse bir hayat kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibi olur. Gerçekten elçilerimiz, onlara hakikatin bütün delilleri ile geldiler: ama, buna rağmen, onların çoğu yeryüzünde her çeşitli aşırılığa meyletmeye devam etti.
Ayetten anlaşılmayan bir şey var mı? Yüce Allah insan öldürmenin ne demek olduğunu Kur’an’ın da apaçık belirtmiş.  Osmanlı padişah olan kişinin kafası rahat olması adına birilerinin kellelerini kopartmak istiyor. Kur’an malum, anlamadan okunuyor; Ne yapacak fetva uydurulması gerekiyor. Rivayetlere dayanarak fetva veya içtihat yolundan başka çareleri kalmamış. Fetvayı verecek ulema zaten sarayda yaşıyor. Fatih Sultan Mehmet döneminde ulamaların fetvasıyla “Kardeşin katli vaciptir.”  Şeklinde İstek doğrultusunda fetva geliyor. Sonra da taht uğruna kardeşler birbirini öldürüyorlar.  III. Murat’ın ölümünden sonra tahta çıkan III. Mehmet bütün kardeşlerini öldürmüştür. III. Murat’ın öldüğü sırada eşlerinden hamile olanlar da öldürülmüştür.

Birkaç ayetle konuyu bağlayalım.
Araf 52. Ayet:
Andolsun, biz onlara bir Kitap getirdik; iman edecek bir topluluğa bir hidayet ve bir rahmet olmak üzere bir bilgiye dayanarak onu çeşitli biçimlerde açıkladık.

Maide 3. Ayet:
“… Bugün dininizi sizin için tamamladım, nimetlerimin tamamını size bahşettim ve sizin için din olarak İslam'ı uygun gördüm. Kim gönülden günaha yönelmiş olmamak üzere, açlık halinde dara düşerse, haram etlerden yiyebilir. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır; çok merhamet edicidir.”

Zuhruf 44. Ayet:
Şüphesiz bu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir, ondan hesaba çekileceksiniz.

Doğrularım Allah’ın yanlışlarım bana aittir.                                           Aydın ORHON


  CEHENNEMDEN CENNETE ÇIKIŞ VAR MI? Bir önceki bölümde cennetin de cehennemin de ebedî olduğunu Kur’an ayetleri ışığında ele aldık. Bu iki...