ALLAH'IN MÜDAHALESİ NASILDIR?

                                    ALLAH’IN BİZLERE MÜDAHALESİ NASILDIR?


            İnsanlar Allah’ın izin verdiği fiilleri yapabilir. Küçük bir hareket yapabilmek için bile O’na muhtacız. Herhangi bir fiili, Yüce Allah isterse gerçekleştirir, istemezse gerçekleştiremeyiz. Allah bütün hareketlerimize müdahildir. O istemezse yaprak bile kıpırdamaz.
            Kur’an’da, Yüce Allah insanların yaşamında yaptığı her şeyi “yaptım, yaptık” kelimelerini kullanır. “Yaptım.” Kelimesiyle “Eğer Ben, istemesem sizler hiçbir fiili gerçekleştiremezsin!” diyerek acziyetimize vurgu yapılıyor. Buna rağmen “yaptık” kelimesiyle de mütevazi bir görüntü sergiliyor. Adeta ihtişamını dengeliyor. Konumuza uygun bir ayetle devam edelim:

 Enfal Suresi 7. Âyet:
(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Mü'minleri, tarafından güzel bir imtihanla denemek için Allah öyle yaptı.  Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
            Ayette okuduğumuz gibi Yüce Allah: “Sen atmadın. (O oku) ben attım. Sen o adamları öldürmedin. Ben öldürdüm.” Diyor. Allah’ın ok attığı olur şey değildir. Yüce Allah ölümümüzü istediği an, ölümle ilgili oluşum anında devreye girer. Bizim kirpikleri kırpmamız bile yaratanın isteği doğrultusundadır. Yukarıda paylaştığım Enfal Suresi 7. Ayetten de Allah'ın ok attığını düşünemeyiz. Bu ayet müteşabih bir ayettir. Müteşabih ayetler mecazi anlam taşırlar. Kendi anlamları dışında farklı anlamlara gelebilme özelliğine sahiptir. 
Ayetten, oku atanın ve öldürenin bir savaşçı olduğunu; fakat Allah’ın izni doğrultusunda gerçekleştiğini anlamalıyız. Daha iyi anlayabilmek adına kabaca; Yüce Allah, insanlara ön onay vermiş diye de düşünebileceğimizi sanıyorum. Çünkü sonuçta imtihandayız. Yüce Allah’ın insanları yaratma sebebi imtihandır. Allah insanlara imtihan için kitap göndermiştir.  Bu kitabı anlayarak okur hayatına taşırsak, sonsuz cennet, (11/108) aksi halde sonsuz cehennem bizi beklemektedir. (16/29)

Mülk Suresi 2. Ayet;
O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.

            Din günü, götürmüş olduğumuz amel defterimiz neticesine göre, sınıfı geçeceğiz veya kalacağız. Şimdi dünya hayatına dönelim. İmtihan olurken hocanız tepenize dikilip sizin konsantrasyonunuzu bozarsa, imtihanın ortasında gelip “Bu ne biçim yazı, yeni kağıt çıkart, düzgün yaz!” Deyip kağıdını yırtarsa, hakkaniyet olur mu? Dünya da insanlar için bir imtihan alanıdır. Allah dünya hayatında bir sorumluluk yüklemiştir. Bu sorumluluğa sahip çıkan ve çıkmayanlar din gününde mükafatını veya cezasını alacaktır. Sınav esnasında müdahale hakkaniyeti zedeler. Yüce Allah adildir. Kıl kadar bile haksızlık yapmaz. (4/49)

            İnsanlar tevhit üzerine yaratılmıştır. “Rabbimiz Allah’tır” diyerek iman eden ve dosdoğru yolu izlerken buluğ çağına gelindiğinde de Allah, fısk fücuru yüklüyor. Kısaca iki yol sunuyor. İmtihan da o andan sonra başlıyor. Takva istikametinde yol almış kişilerin ölümlerinde melekler “Korkmayın, üzülmeyin sizi vaat edilmiş cennetle müjdeliyoruz.” (41/30) derler. Yaşantıda eğer müdahale gerçekleşirse cennetin kapısının kapanmasına vesile olabilir. O zaman da imtihan da haksızlık oluşur.
İnsan Suresi 3. Âyet:
Gerçek şu ki, Biz ona yolu/yöntemi gösterdik; şükredici, ya da nankör (olması artık kendisine kalmıştır).

            Takva yolunda ilerlememizi isteyen Yüce Allah, bu iki yoldan birisini seçme hakkını da veriyor. İnsana iblis (fısk, fücur) tarafı ağır basarsa yasağıyla, haramıyla yaşam sürdürür; takva yönü ağır basarsa harama karşı kendisini korumaya alır. Yasak ve haramlarla yaşamını sürdüren kişilere Yüce Allah ön onayını verir. Günahkârlara engel olmaz.  Ne zamana kadar? Din gününe kadar. Yüce Allah'ın Rahman sıfatı dünya hayatında kainatta yaşayan tüm insanlara merhametini belirler. Ateist, deist, Hristiyan, Yahudi gözetmez. İyi yolda da kötü yolda da gitsek, Yüce Allah ön onayıyla bunu gerçekleştiririz. Dünya’yı isteyene dünya; ahireti isteyene ahiret… Kısaca Allah bize müdahildir; ancak ön onay vermiştir. Ön onayı iptal edip engelleme yapar mı? Her şeyden münezzeh olan Yaratıcı, elbette istediğini yapabilir. Ancak o zaman da kendi yasalarına ters düşmüş olur.

            Yoldan sapan kişiler iblise uydukları için sapmışlardır. Allah zulüm etmez. Sapmayalım diye öğüt verir. (16/90)
Fussilet Suresi 46. Ayet;
Kim salih bir amelde bulunursa, kendi lehinedir, kim de kötülük ederse, o da kendi aleyhinedir. Senin Rabbin, kullara zulmedici değildir.


            Yüce Allah kimseyi saptırmaz. Kim yoldan sapma arzusundaysa Allah’ta onu kerhen onaylar. Allah y
önlendiren değil, bizim ne yapacağımızı bilendir. Yönümüzü biz seçeriz; Yüce Allah’ta seçtiğimiz yönü onaylar. Dünyaya geliş sebebimizin imtihandır. Aksi halde Yüce Allah imtihanda bize ne soracak?

Saffat Suresi 5. Âyet;
Hani Mûsâ kavmine, "Ey kavmim! Allah'ın size gönderdiği resulü olduğumu bilip durduğunuz hâlde, niçin bana eziyet ediyorsunuz?" demişti. Onlar yoldan sapınca, Allah da kalplerini (doğru yoldan) saptırdı. Allah, fasıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.
 
           
            Allah bizi deniyor. Eğer biz Allah’ın istediği bir kul olursak mükâfatımızı alacağız. Tam tersi üzerine yaşayıp günahkâr olursak cezamıza baştan razıyız demektir.
Mülk Suresi 2. Âyet;
O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.

           
Şerrin geliş noktası herkesin kendisinden veya şeytanlaşmış insanlardandır. Allah’tan bize gelecek olan sadece hayırdır. Allah hayrını da Kur’an’la vermiştir.
Al-i İmran Suresi 165. Âyet:
Onların (müşriklerin) başına (Bedir'de) iki mislini getirdiğiniz bir musibet (Uhud'da) sizin başınıza geldiğinde, "Bu, nereden başımıza geldi?" dediniz, öyle mi? De ki: "O (musibet), kendinizdendir." Şüphesiz Allah'ın gücü her şeye hakkıyla yeter.

            Yüce Allah, kendisinin müdahil olmadığını aşağıdaki ayette de buyurmaktadır. “Benden iki güzellikten birisini bekliyor olabilirsiniz; çok beklersiniz.” Demeye getiriyor. Yüce Allah hesap gününe kadar beklemektedir. Okuyalım:
Tevbe Suresi 52. Ayet;
De ki: "Bizim için siz, (şehitlik veya zafer olmak üzere) ancak iki güzellikten birini bekleyebilirsiniz. Biz de, Allah'ın kendi katından veya bizim ellerimizle size ulaştıracağı bir azabı bekliyoruz. Haydi bekleyedurun. Şüphesiz biz de sizinle birlikte beklemekteyiz."

            Yüce Allah yine aşağıdaki ayette insanların bir kısmına karşı diğer bir kısmın savunmasını belirtiyor. Allah istese kimse kimseye haksızlık yapamazdı. Yine istese haksızlık yapanı cezalandırırdı. Cezalandırmasını insanların eliyle yapmaktadır. Yüce Allah din gününden önce kimseyi cezalandırmaz. (42/14)
Hac Suresi 40. Ayet;
Onlar ki yalnızca, "Efendimiz Allah'tır" dedikleri için haksız yere ülkelerinden çıkarıldılar. Allah halkın bir kısmını bir kısmına karşı savunmasaydı silolar, alışveriş merkezleri, yardım kurumları, ve içlerinde Allah'ın isminin çokça anıldığı mescidler yıkılırdı. Allah kendisine yardım edenlere elbette yardım edecektir. Allah Kuvvetlidir, Güçlüdür.”

Fatır Suresi 45. Ayet;
Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları (azab ile) yakalayacak olsaydı, (yerin) sırtı üzerinde hiç bir canlıyı bırakmazdı, ancak onları, adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman, artık şüphesiz Allah kendi kullarını görendir.


            Bizim için önemli olan haramlardan günahlardan korunmak takva yolundan şaşmamaktır. Eğer siz Allah’ın istemediği istikamete saparsanız, Allah’ta sizi saptırır. Allah’ın ayette belirttiği “kötülük dilemesi” kişinin kötü yolda gitmesinde ki ısrarından kaynaklanmaktadır
Rad Suresi 11. Âyet: 
İnsanı önünden ve ardından takip eden melekler vardır. Allah'ın emriyle onu korurlar.  Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah'tan başka hiçbir yardımcı da yoktur.

           
Dünya süsünü tercih edenler, şirk koşanlar, Allah’ın dininde olmadığı halde dini kurallar koyanlar hesabı, dünyada değil ahirette vereceklerdir. Cezaları ahiret gününe kadar Allah tarafından ertelenmiştir.
Şura Suresi 21. Âyet:
Yoksa, Allah'ın izin vermediği bir dini kendilerine tutulacak yol kılan ortakları mı var? Eğer (cezaların ertelenmesine dair) kesin hükmü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz, zalimler için elem dolu bir azap vardır.

            Allah önce kâinatta mevcut bütün melekleri yarattı. İnsanların yaratılışı sonrası da bütün melekleri insanların hizmetine verdi. (2/34) Bir melek buna itiraz etti. O ‘da içimizde sürekli bize fısk, fücur işlememiz teklifini sunan iblis meleğidir. Yüce Allah Dünya hayatımızda ki müdahalesini Kur’an’a göre ya insan eliyle ya da melekleriyle yapar. Bunların dışında Yüce Allah’ın müdahalesi yoktur. Müdahalenin olduğu yerde imtihan olmaz.
https://aydinorhon.blogspot.com/2021/10/melekler.html


Doğrularım Allah’a, yanlışlarım bana aittir.                                                  Aydın ORHON


 

 

 


YÜZÜ SUYU HÜRMETİNE…

                      Fatiha Suresinin 4. ayeti her gün onlarca defa okuyoruz. Anlamı, “Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dilerim…” Bizim anlamla ilgimiz olmadığı için, namazlarımızı ezberlediğimiz surelerle robot gibi kılıp çıkarız. Ne kadar samimi? Allah’ın “Ne dediğinizi bilene kadar namaz kılmayın.” demesine rağmen. (4:43) Papağan gibi anlamdan habersiz okuyoruz. Onu okurken de kafamız başka tarafta…  Anlamını düşünerek yapılan ibadetlerde bu kafadaki düşüncelerin biteceğinden emin olabilirsiniz.


Yüce Allah bizden dua etmemizi istiyor. “Dua ve yönelişiniz O'na olan inancınız için değilse,  Rabbim size niçin değer versin?” (25:77)
Allah her yaptığımız duanın da karşılığını vereceğini buyuruyor. Biz ne yapıyoruz. Gidiyoruz mezar taşının başına, bizi duyması mümkün olmayan kemik yığınının yüzü suyu hürmetine, Allah’tan talepte bulunuyoruz. (30:52)

Bu yetmiyor; Kimileri şeyhinden, kimileri gavsından, kimileri kutubundan ister de ister. Bilmez ki, “Yetiş ya Muhammed, Yetiş ya Ali, Yetiş ya Geylani” demek de şirktir.

Bilmiyorlar ki Yüce Allah “Size şah damarınızdan daha yakınım” diyor. (50:16) Okumuyorlar ki, Yüce Allah “Kişi ile kalbi arasına girerim” diyor. (8:24)
Bize, bizden daha yakın Allah dururken, bizler de hala O’na yaklaştırsın diye başkalarını araya sokuşturmaya çalışıyoruz. (39:3)

Bu anlayış rivayet kaynaklıdır. Rivayetlere de yabancı kaynaklardan girmiştir. Kur’an bunu reddeder.
Zannediliyor ki, Dünya’da çalışan torpil müessesesi Allah katında da devam edecek. Allah katında haksız yere adam kayırma, cezalandırma yoktur.(4:49)

Yüzü suyu hürmetine: “Falanca senin salih kullarından olduğu için, duamı kabul eyle.” Anlamına gelir. O’nun salih kulu olmasıyla, dua edenin arasında ne ilgi ne bağlantı olabilir? Bazıları da “falan kişinin hakkı için” diye dua ederler. Anlam açısından “yüzü suyu hürmetine” den farklı değildir. Bu da yanlış bir dua şeklidir. Sanki falan kişinin haşa Allah üzerinde bir hakkı varmışta da onu alacakmış gibi olur. Herkes Allah’a borçludur. Allah’ın kimseye borçlu olması mümkün değildir.

Bir kişiyi Allah’a yaklaşmak adına vesileye kalkışmak; Mekke müşrikleri gibi küfrü tercih etmektir. Mekkeli müşrikleri, müşrik yapan tek şey Allah’a yaklaştırsın diye aracı edinmeleridir. (10:18)

Allah’ın insanlara yakınlığını söylemiştik. O, “Dua ederek bir yardım isteyenin duasını kabul ederim.” Diyor. Bizden de O’nun buyruklarına uyarak karşılık vermemizi O’na inanmamızı buyuruyor. İşte o zaman dosdoğru yolu bulabileceğiz.  (2:186) Size sizden daha yakın olan Rabbinize alçak gönüllülükle ve yüreğinizin ta derinlerinden seslenin. Dua edin. Aracı koyarak edilen dua haddi aşmaktır. (7:55)

Hiçbir merci Allah’a baskı kuramaz. Allah’ın ortağı yoktur. (25:2) Yüce Allah’ta kimsenin hürmetine bir iş yapmaz. Kimse bir işi yapması konusunda ona ortak da olamaz. (42:21)
Aracılar, merhamet edenlerin en merhametlisi olan Yüce Allah’ı (12:92) ikna ettiklerine göre, Yüce Allah’tan daha mı merhametliler?
Bu Allah’a güvenmemekten başka bir şey değildir…
Birilerinin hatırına bir şeyler istemek, Allah’tan fazla, istediğiniz kişiyi önemsemektir. Allah’tan başkasından istekte bulunmak şirke kadar gidebilir. Allah "Yalnız Benden isteyin." Demiştir. (1:4)
Allah Kur’an’da kendisini tanıtmıştır. Dua ile ilgili bilgi bile vermesine rağmen bundan haberimiz yok. (7:180)
Her anımızdan haberdar olan, bizden bize daha yakın Allah’a, aracı koyma düşüncesi inanılır gibi değildir Allah’ın katına daha yakın olmanın yolu, iman edip doğru ve yararlı işler yapmak, yani salih amelle mümkündür. (34:37)                   
Kur’an’ın hiçbir yerinde, hiçbir şekilde “yüzü suyu hürmetine” diye dua edileceğine dair ayet geçmez.

Kehf 102. Ayet:
Hakkı inkâra şartlanmış olan bu kimseler, Benim kullarım(dan herhangi birini) Bana karşı (kendilerine) dost, koruyucu edinebileceklerini mi sandılar? Hiç şüphe edilmesin ki Biz cehennemi hakkı inkâr edenler için bir konak yeri olarak hazırlamışızdır.


Allah’ın isimleri ile O’na yalvararak sadece O’ndan isteyelim. Başkalarının adını katarak şirke kapı aralamayalım…

Doğrularım Allah’ın yanlışlarım ise bana aittir.                                Aydın ORHON

 

 

 

DİNİ PARÇALAYANLARDAN OLMA...

Halis (katıksız) olan din yalnızca Allah'ındır. (39:3) Allah’ın Hz. Âdem’de yasası ne ise bugün de bir değişiklik bulamazsınız. (43:23) Yüce Allah Kitabında on sekiz nebi ismini sayıyor ve onlara kitap verdiğini buyuruyor. (6:83-89) Yüce Allah Hz. Âdem’den günümüze kadar gelmiş, bütün nebilere kitap vermiştir. (3:81) Bugün dinin tek kaynağı da Allah’ın kitabı Kur’an’dır.

Fakat bir süre sonra insanlara Kur’an yetmez olmuştur. Hz. Muhammed’in ölümünden yaklaşık 60 yıl sonra uydurulmuş dinin tohumları ekilmeye başlanmıştır. 200-250 yıl sonra alternatif kitaplar, mezhepler oluşmuştur. Kur’an’dan başka kitaplara iman edilmeye başlanmıştır. Kendi anlayışlarını güya Allah’a isnat edilerek yazmışlardır. Bu yazdıklarına kendileri de inanmışlardır. Her yazan grup dini ayrı parçaya bölmüştür. Bu yazılanlar da din kabul edilmiştir. Bu da katıksız arı duru dini, katıklı hale getirmiştir. Böylece parçalara bölünmüştür. Allah’ın ipini (Kur’an’ı) bırakılıp, beşerin yazdıklarıyla din yaşanır hal almıştır.

Al-i İmran 103. Ayet:
Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın. Ve Allah'ın size verdiği nimetleri hatırlayın: Siz birbirinize düşman iken kalplerinizi nasıl uzlaştırdı da O'nun lütfu ile kardeş oldunuz ve ateşli bir uçurumun kenarında (iken) sizi ondan (nasıl) korudu. Bu şekilde Allah mesajlarını size açıklar ki hidayet bulasınız,

Allah’ın değişmeyen yasası kulları tarafından değiştirilmiştir. Yüce Allah yasakları, haram ve helalleri kitabında açıkça belirtmesine rağmen beşer de kendisine göre haram/helal uydurmuşlardır. Haşa, Allah’a dinlerini öğretiyorlar? (49:16)

“ Ümmetim benden sonra 73 fırkaya ayrılacak, yalnızca benim ve sahabelerimin yolunda gidenler kurtulacaklardır.” Diye Sevgili Muhammed’in ağzına iftira yakıştırıyorlar.

“Resule itaat şartı vardır. Resule itaat Allah’a itaattir. (4:80) Fakat sahabeye itaat şartı yoktur. Sahabe Allah’ın istediği gibi yaşamışsa; bizde aynı şekilde yaşamanın gayretindeyiz. Yolunda da gideriz. Sahabeden yanlış yapanlar yok mu? Bu yanlışlardan da aynı hataya düşmemek için ders almalıyız.
Önce sahabenin tanımı düzeltilmeli. Uzaktan Hz Muhammed’i gören bir kişinin bile sahabe olduğuna dair tanım yapanlar var. Hz. Muhammed, Ebu Cehil ile karşılıklı defalarca görüştü. Ebu Leheb amcasıydı. Müşriklerdendi.  

Bu arada hem bölünmüşlüğü işlerken hem de sahabeden örnekler verelim:

Muaviye’nin adı geçtiğinde kendilerine “ra” eki koymayı ihmal etmezler. “radyallhu anh” Allah ondan razı olsun, demektir. Allah’ın razı olup olamayacağını yine yaratan bilir.
Muaviye’yi özetle tanımaya çalışalım: Muaviye tanımlara göre sahabedir. Ebu Süfyan’ın oğlu, Yezit ’inde babasıdır. Pekiyi Muaviye İslam diniyle ilgili neler yapmıştır?
Bir bakalım: Babasının Müslümanlara kan kusturduğunu biliyoruz. O’da Müslümanım dedi. Kendisinin liderlik yarışında yaptıklarını da göz önüne alırsak, Mekke’nin fethinden sonra çaresizlikten ailece Müslümanım diyenlerden olduğunu düşünüyorum. Doğrusunu Allah bilir.
Muaviye, İslam’ı Emevi hanedanının çıkarları için yeniden düzenledi. Hz Muhammed öğretilerinin dışına çıkardı. Mescit süsleme hastalığı Emeviler zamanından gelmedir. En muhteşem camiler Muaviye döneminde inşa edilmiştir. Camilere minare ilk Muaviye tarafından yaptırılmıştır. Camiyi insanlara benimsetmek için “Cami Allah’ın evidir” anlayışını yaymıştır.  Bu yapılan camilerde “Hz Ali ve Ehl-i beyt’e“ sövgü yuvaları olarak değerlendirir.

Bütün ibadet biçimleri de değişime uğratılmıştır. Hz Muhammed Cuma günleri farz namazından sonra hutbe okuturdu. Muaviye tersini yaptırdı. Cemaatte eksilme olmasın diye hutbeyi öne aldı. Amacı, dinin içine bir şeyler katmak, Emevi siyasetini dikta ettirmektir. İlk minberi Vali Amr İbn-ul As dua ve hutbe için yaptırmıştır.

Sünnet, müstehap, müfsidat, vacip, mekruhat, salat koşulları, hülle, ıskat, ölüye Kur’an okutma bu dönemdeki oluşumlardır. Hatta mezheplerin, tarikatlarında tohumları o dönemde atılmaya başlanmıştır.
Camiyi "Allah’ın evi" diye bir taraftan lanse ederken, kendisi at üzerinde camiye girebilmiştir.
Hz Muhammed’in çok sendiği omuzunda taşıdığı torunlarında Hasan’ı zehirletenin Muaviye olduğu söylenir. Yine sahabeden Muaviye’nin oğlu Yezit, diğer Hz. Muhammed’in diğer torunu Hüseyin de dâhil 72 sahabeyi katletmedi mi? Cemel savaşında Hz. Ayşe’nin arkasında ki destek de Muaviye’ye aitti.

Cemel Savaşına da kısaca değinelim:
Cemel savaşında Hz. Ayşe komutasındaki savaşçılar sahabe değil miydi? Hz Ali etrafındakiler de sahabeydi. İki tarafta binlerce kişi öldü. Kalanlar şaşkın… Sebebi, ölenlerinin ne olacakları konusunda endişeleri vardı. Allah için savaşsalardı şehit olacaklardı. Burada Müslüman, Müslüman’ın kanını dökmüştür...
Savaş neticesini aktarıyorum. Sıkı durun…
Bu savaşta haklı olan 2 sevap, haksız olan 1 sevap kazanmış…
Bunu söyleyenler şaşırmışlar. Kitabımız bir olmadığı için fazla şey de söylemek istemiyorum.

Şimdi ikinci bölünmüş parçayı konumuza dâhil etmeye çalışalım.
Hz. Ömer’in ölümü:
Vergisinin azaltılmasını isteyen, ancak talebi kabul edilmeyen Mugire bin Şu'be'nin Fars kölesi Ebû Lü'lüe El Mecusi tarafından Medine'de sabah namazında Hz. Ömer hançerle öldürüldü. Öldüren kişinin İran’ın Keşan kentinde türbesi bulunmaktadır.
Katile dini kimliğini sorsanız, Müslüman cevabını alırsınız. Ölen kişi de 2. Halifemiz Hz. Ömer…
Unutmadan, İran'da bir tane Ömer ismine sahip kimse bulamazsınız. Ayrıca isminiz Ömer'se İran'a gitmeseniz iyi olur.

İsteyen arkadaşlar Ebu Lülü'nün ihtişamlı türbesini görebilirler.   https://oha.gen.tr/ebu-lulu-ve-fitne-atesi/

İnsanları acımasızca katledenler neye dayanarak bunu yapıyorlar, onu da anlamış değilim. Ölen de öldüren de sahabe… Tarih tekerrürden ibarettir. Günümüzde de Müslüman’ı Müslüman’a kırdırıyorlar. Bunun tek sebebi Allah’ın ipine sımsıkı sarılmamamızdır.

Yüce Allah, “bir kişiyi öldüren bütün insanlığı öldürmüş, bir insanın hayatını kurtaran bütün insanları yaşatmış gibidir”(5:32) demiyor mu?

Burada gördüğümüz Müslüman iki grup kendilerine arı duru dini yetersiz görmüş olacaklar ki farklı kollara ayırmışlar. Birincisi Ben Müslümanın ayrıca Sünni’yim derken, diğeri Alevi’yim demiş.

“Sünni” olmak da yetmemiş. Dört kola daha ayrılmışlar. Hanefi; Maliki; Şafi; Hambeli.

Alevi’ler Sünnilerden geri kalır mı? Dörtte onlardan.  Seyd ve Şerifler; Caferilik Arap Aleviliği Rafızilik gibi; Kızılbaşlık, Bektaşilik; Aluvilik (Yukardaki kollarla Aluvilik ’in pek alakası yoktur. Aleviliği İslamiyet’ten ayrı düşünen bir koldur. Kur’an’ı Arapça olduğu için reddederler. İslamiyet’ten ayrı düşünürler. Ahret hayatına inanmazlar.)

Şura 13. Ayet:
O, itikadi konularda, Nuh'a emrettiğini -ve sana (ey Muhammed,) vahiy aracılığıyla öğrettiğimizi ve aynı zamanda İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya emrettiğimizi- sizin için uygun gördü. (Sahih) itikada sağlam bir şekilde sarılın ve o konuda bütünlüğünüzü bozmayın. Onları çağırdığın bu (itikad bütünlüğü) başka varlıkları veya güçleri Allah'a ortak koşanlara ağır gelse (bile). Allah dileyen herkesi kendine çeker ve O'na yönelenleri doğru yola ulaştırır.

Tarikatlara hiç girmeyelim…
Aralarındaki birliği bozup din işlerini parça parça ettiler. Her grup kendinde bulunanın geçerli olduğunu savundu. (23:53) Dinlerini parçalara, fırkalara, mezheplere, hiziplere ayıran gruplar halinde olanlar dan uzak durmak gerekir. (3:105)

Al-i İmran 19. Ayet:
Allah nezdinde tek (hak) din, (insanın) O'na teslimiyetidir; daha önce vahiy verilenler, kıskançlıklarından dolayı, kendilerine (hakikat) bilgi(si) geldikten sonra (bu konuda) farklı görüşlere sarıldılar. Allah'ın mesajlarının doğruluğunu inkâr edenlere gelince; unutma, Allah hesap görmede hızlıdır.

Din günü amellerinin yanlış olduğunu göreceklerdir. (6:159) Allah'ın dinini kabul etmiş olanlar ihtilafa düştükleri konulara dayanarak farklı dini gruplar oluşturdular. Öyle bir duruma getirdiler ki, her grup sadece kendi görüşüyle sanki dini kendilerinin sandılar. Bir diğerini ötekileştirdi. Yeri geldi birbirini düşman gibi gördüler.(30:32)

Araf 168. Ayet:
Ve onları ayrı topluluklar halinde yeryüzüne dağıttık; onlardan bazıları dürüst ve erdemli kimselerdi; bazılarıysa böyle değildi: bu sonrakileri hem bağış ve bolluk ile hem de darlık ve sıkıntı ile sınadık ki belki doğru yola dönerler.

 Al-i İmran 103. Ayete iman ediyorsak; Allah’ın vahyini hayatımıza taşımamız gerekiyor. İşte o zaman kimse bizi kandıramaz. Birlik beraberlik bozulmaz.

Furkan 30. Ayet:
Ve (o gün) Resul: "Ey Rabbim!" diyecek, "Kavmimden (bazıları) bu Kuran'ı gözden çıkarılacak bir şey olarak gördü!"
“Hayır, biz atalarımızın bize bıraktığı geleneğe uyarız, o bize yeter!” (5:104) Dersek yukardaki ayete de muhatap olmuş oluruz. “Peki ya ataları, hakikati bilmeyen ve doğru yolda olmayan kimseler iseler? (5:104) Bunu da göz ardı etmeyelim…

Rabbim’den, Kur’an’ı hakkıyla anlayan, anladığını hayatına taşıyan, kullarından eylemesini dilerim.

 

 Doğrularım Allah’ın yanlışlarım bana aittir.                                                                 Aydın ORHON

 

 

 

 

 

 

 

DİNDE AŞIRIYA GİDİLMEZ...

                                                                DİNDE AŞIRI GİDİLMEZ…

            Hristiyanlar, başka millet ve grupların etkisinde kalmışlardır. Yahudiler Nebi Üzeyir’e Allah’ın oğlu dediler. Aynı anlayış daha sonra Hristiyanlara da sirâyet etti. Onlarda Nebi İsa Allah’ın oğlu dediler. Yahudi kültürü Hristiyanları etkiledi. Yunan felsefesinin de etkisinde kalarak, dinlerini değişikliğe uğrattılar. Tevhit inancının öğretileri felsefeye yön vereceğine, felsefe dine yön vermiştir.  Böylece de dinin saflığı ortadan kalkmıştır.
Bakara Suresi 143. Âyet;
Ve böylece sizin dengeli ve ölçülü bir toplum olmanızı istedik ki (hayatınızla) tüm insanlığın huzurunda hakikatin şahitleri olmanız ve Elçi de sizin huzurunuzda ona şahitlik yapsın. Ve Elçi'ye uyanlar ile ökçeleri üzerinde gerisin geri dönenler arasında açık bir ayrım yapabilmek amacıyla senin, (ey Peygamber) daha önce yöneldiğin hedefi (bu topluluk için) kıble olarak tayin ettik: Şüphesiz bu, Allah'ın doğru yola ulaştırdığı kişilerden başka herkes için zor bir sınavdı. Allah sizin inancınızı kesinlikle göz ardı etmeyecektir; zira, unutmayın ki, Allah insana karşı en şefkatli olandır, rahmet kaynağıdır.

            Hristiyanlar hadlerini aşarak Allah’ın hakkında gerçek olmayan şeyler uydurmuşlardır. Allah’tan başka ilah edinmişlerdir. (4/171) İncil takipçileri Hristiyanlar bid’atlara hurafelere kaydılar ve ruhbanlığı bid’at olarak ortaya koymuşlardır. (57/27) Uydurmuş oldukları ruhbanlığı dinlerine soktular. Yüce Allah’ın farz kılmadığı şeyi dindenmiş gibi göstermişlerdir. Bu dinde aşırıya gitmektir. İslam dini insanlara kolaylık ve istikamet belirtmek için nazil olmuştur. 
Taha Suresi 2. Âyet;
Biz sana bu Kur'an'ı güçlük çekmen için indirmedik,

            Dinde zorlama da yoktur! Çünkü doğrulukla eğrilik apaçık ayrılmıştır. Artık her kim tağutu inkâr edip, Allah’a inanırsa, kopması mümkün olmayan sağlam bir kulpa yapışmış olur. Bakara Suresi 256. Âyette, din konusunda zorlama yasaklanmakta, artık doğru ile eğri tam olarak ortaya çıktığı için, sağlam olan Allah’ın ipine (Kur’an’a) sarılanın kurtuluşa ereceği vurgulanmaktadır. Bu âyet, İslâm’ın gelişinden önce Hristiyan veya Yahudi dinine giren bir kaç Ensar’ın çocuklarına, ailelerinin Müslüman olmaları için baskı yapmaları üzerine inmiş ve böyle bir zorlama yasaklanmıştır. Yüce Allah kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.
En’am Suresi 152. Âyet;
Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın.  Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. Biz herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutarız.  (Birisi hakkında) konuştuğunuz zaman yakınınız bile olsa âdil olun. Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte bunları Allah size öğüt alasınız diye emretti.

            Dinde aşırıya gitmemenin yolu Kur’an’da bildirilenlerin dışına çıkmamaktan geçer.  Gerçek olan Allah’ın vahyi bilgileridir. Bunun dışındakilerin etkisi altında kalmamalıyız. Nevamıza uyarsak o da Allah'ın yolundan saptırır. (38/26) Nebi Muhammed’in önemli özelliklerinden biri nevasından konuşmamasıdır. (53/3) Çünkü daha önce de böyle sapan ve saptıranlar olmuştur. Dalalete sapanların yanında, peşinde olmayalım.
            Haramlardan kaçmak ve Yüce Allah’ın emirlerine itaat etmektir. Rivayetlerle dini yaşamak, dinde aşırıya gitmek demektir. Farzları ihmal ederek, haramlardan kaçmayarak amel etmek mümkün değildir. Üzerine farz olan yakınlarının geçimini göz ardı eden kişi mümin olamaz.
Maide Suresi 77 Âyet;
De ki: "Ey Kitap ehli! Hakkın dışına çıkarak dininizde aşırı gitmeyin. Daha önce sapmış, birçoklarını da saptırmış ve dümdüz yoldan da şaşmış bir milletin arzu ve keyiflerine uymayın."

            Kur’an’ın indirilişinin ana amaçlarından birisi de helal ve haram olan şeylerin sınırını çizmektir. Allah, Kur’an ile din açısından neyin helal neyin haram olduğunu belirlemiştir. (5/1); (5/3-5); (5/94); (5/96); (5/151); (5/168); (16/14); (7(32)
            Beşeri görüşlerinin özellikle haram alanına girmemesi için yukarda bir kısmını paylaştığım âyetler indirilmiştir. Allah’ın insanlara helal kıldığı bir şeyi insanlar kendilerine haram kılamaz. Allah ehlinin, yaptıkları yanlışları bize duyuruyor. Bu yanlış davranışların duyurmasının sebebi, bizim aynı hatalara düşmememiz içindir.
            Allah’ın bize helal kıldıklarını haram etmeyelim. Bize bildirilen sınırı aşmayalım. Helali haram yapmak, haddi aşmaktır. Dinde aşırıya gitmektir.
Maide Suresi 87. Âyet;
Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı iyi ve temiz nimetleri (kendinize) haram etmeyin ve (Allah'ın koyduğu) sınırları aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.

            Şunu iyi bilmeliyiz ki Kur’an’la din tamamlanmıştır. (5/3) Kur’an dışında ki bütün kaynaklar aşırıya gitmektir. Kur’an dışında insana akıl ve düşünme kabiliyeti de verilmiştir. Aklını kullanıp düşünerek bilgi üretilmesinde sakınca yoktur. Âyetleri lafız olarak değişmeyeceğinin bilinciyle okumalıyız. Ancak kelime anlamları değişkendir, doğurgandır. Buna dikkat edelim. Akıl Kur’an’ın hükümlerini anlayacak şekilde yaratılmıştır. Akıl dinin sınırları dışında kalan alanlara da hükümler koyar. Akıl bu faaliyet içindeyken nefis devreye girip, aklı devre dışı bırakabilir. En çok dikkat edeceğimiz noktada budur.
            Allah tarafında indirilenler (Kur’an) dışında bizi sıkıntıya sokacak, gereksiz şeyler hakkında sorular sormayalım. Allah gerekli görseydi bunları açıklardı. Allah genellikle sorulanları açıklamadı. Açıklananlar, Nebi Âdem’den günümüze değişmeyen yasasıdır. (35:43) Allah’ın kitabında bildirmediği şeyler, muaf tuttuklarındandır. Allah sorguladıklarımızı özgür iradenize bırakmıştır. Nebi Muhammed’e sorulan soruların yersiz ve zamansız olması sebebiyle bu âyet indirilmiştir.
Maide Suresi 101. Âyet:
Ey iman edenler! Size açıklandığı takdirde, sizi üzecek olan şeylere dair soru sormayın.  Eğer Kur'an indirilirken bunlara dair soru sorarsanız size açıklanır. (Hâlbuki) Allah onları bağışlamıştır. Allah, çok bağışlayandır, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir.)
            Kur’an her konuda dengeli olmayı emreder. Rahman halis kullarının orta yolu izlediklerini belirtir.
Furkan Suresi 67. Âyet:
Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.
            Âyetten de açıkça anlıyoruz. Allah’ın kullarının harcamaları ölçülü, hareketleri dengelidir. İsraf ve cimrilikten sakınırlar. Harcadıklarında ne israf ederler ne de cimrilik. Bu ikisi arasında dengeli olur.

Lokman Suresi 17, 19. Âyet:
"Yavrum! Namazı dosdoğru kıl. İyiliği emret. Kötülükten alıkoy. Başına gelen musibetlere karşı sabırlı ol. Çünkü bunlar kesin olarak emredilmiş işlerdendir."
"Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah, hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez."
"Yürüyüşünde tabiî ol. Sesini alçalt. Çünkü seslerin en çirkini, şüphesiz eşeklerin sesidir!"
            Nebi Lokman’ın ağzından vurgulanan bu âyette; yürüyüşünde bile orta yolu seçmesi, ne çabuk ne de yavaş ölçülü gidilmesi buyruluyor. Bağırarak konuşmaması gerektiği ve sesin alçaltılması gerektiği belirtiliyor.
            Biz Yüce Allah’ın Kur’an’ı ışığında yürümezsek. Mutluluğa ve huzura ulaşamayız. Dinde aşırıya gitmenin bir karşılığı da gruplara ayrışıp her grubun diğerini ötekileştirmesidir. Bu yol Yüce Allah’ın istediği yol değildir. Allah’ın istediği tek yol vardır. Sadece İslam’dır.  Allah’ın yasası değişmez ve tektir. Genellikle Atalarımızdan bulduğumuz dinin peşinden ayrılmamışız. Ana baba Hanefi ben de Hanefi’yim. Şii ben de, Hambeli, ben de, ben de… Ben de… Bakmamışız, incelememişiz… Neden diyememişiz. Yüce Allah’ın kitabını zaten anlamazsın demişler. Acaba anlar mıyım dememişiz? “Anamız babamız Yahudi olsaydı biz ne olurduk?” diye hiç düşündünüz mü?
En’am Suresi 159. Âyet:
Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra (O), yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.
           
Dinde aşırıya gitmek, hakikat sınırlarını ihlal etmektir. Gidilen istikamette ayarı yükseltmek ve alçaltmaktır.  Din de taşkınlık yapmamaktır. Yüce Allah’ın haramına helal, helaline haram demektir. Allah’ın kitabını yeterli görmektir. Rabbimizin koyduğu sınırları aşmaktır. Rivâyetleri din edinmektir. İbadette orta yolu bulmaktır.
En’am Suresi 119. Ayet:
Ne oluyor ki size, kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalmanız dışında, O, size haram kıldıklarını ayrı ayrı açıklamışken, üzerinde Allah'ın ismi anılan şeyleri yemiyorsunuz? Gerçekten çoğu, bir ilim olmaksızın kendi heva (istek ve tutku)larıyla (kimilerini) saptırıyorlar. Şüphesiz, senin Rabbin haddi aşanları en iyi bilendir.

            Yaşadığımız dinin doğrulunu kontrol için cevap anahtarı olarak Kur’an’a müracaat etmeliyiz. Eğer yaşamınız cevap anahtarıyla örtüşüyorsa doğru yoldayız demektir. Örtüşmüyorsa, kendimize çeki düzen vermeliyiz. Rabbimden cümlemizi doğru yoldan ayırmamasını dilerim.

 

Doğrularım Allah’ın yanlışlarım ise bana aittir.                                       Aydın ORHON

ARAPÇA KUTSAL DEĞİLDİR...

    ARAPÇA KUTSAL DEĞİLDİR.


Kutsallığın Kaynağı: Dil mi, Kelam mı?

1.1 Kutsallık Nerede Başlar?

İnsan, tarih boyunca kutsalı çoğu zaman dokunabildiği şeylerde aradı. Tapınaklar, semboller, nesneler ve metinler bu arayışın merkezinde yer aldı. Dini metinler de zamanla yalnızca mesaj taşıyan metinler olmaktan çıkıp, bizzat kutsal nesneler gibi algılanmaya başladı.

Kur’an’ın ortaya koyduğu yaklaşım ise bu alışkanlığı temelden sarsar. Kur’an’a göre kutsallık; kağıtta, mürekkeptе, seste ya da biçimde değildir. Kutsal olan, yalnızca Allah’ın kelamıdır.
Bu ayrım basit gibi görünür; fakat Kur’an’ı nasıl okuduğumuzu, ona nasıl yaklaştığımızı ve hayatımızda ona nasıl yer verdiğimizi doğrudan etkiler.

Kur’an’ın anlaşılması açısından asıl mesele şudur:
Biz kutsallığı mesajda mı, yoksa onu taşıyan araçlarda mı arıyoruz?


1.2 Dilin Kutsallaştırılması Yanılgısı

Kur’an’ın Arapça indirilmiş olması, zamanla Arapça’ya kendiliğinden bir kutsallık atfedilmesine yol açmıştır. Oysa Arapça, diğer diller gibi tarihsel ve kültürel bir bağlam içinde şekillenmiş doğal bir dildir. Kur’an’ın bu dili kullanmasının sebebi kutsallık değil, anlaşılabilirliktir.

“Arapça okumak başlı başına kutsaldır” düşüncesi, Kur’an’ın kendi mantığıyla örtüşmez. Çünkü kutsal olan; harfler, sesler veya telaffuz değil, kelamın anlamıdır. Dil, bu anlamı taşıyan bir araçtır. Araç ise amaç değildir.

Bu noktada önemli bir ayrım ortaya çıkar:
Kur’an’la kurulan ilişki, anlam merkezli mi, yoksa biçim merkezli mi?


1.3 Metnin Nesneleşmesi: Kutsal Metinden Kutsal Objeye

Kur’an’ın fiziksel varlığının kutsallaştırılması, tarih boyunca farklı biçimlerde kendini göstermiştir. Ayetlerin duvarlara asılması, minyatür Kur’an’ların taşınması ya da metnin bir “koruyucu nesne” gibi görülmesi bu eğilimin örnekleridir.

Bu tür uygulamalar çoğu zaman iyi niyetlidir. Ancak fark edilmeden önemli bir kayma yaşanır:
Vahyin rehberliği, nesnenin sembolik gücünün gölgesinde kalır.

Kur’an, taşınmak veya sergilenmek için değil; okunmak, anlaşılmak ve yaşanmak için indirilmiştir. Metin yalnızca fiziksel bir objeye indirgendikçe, kelamın dönüştürücü gücü zayıflar.


1.4 Ritüel, Saygı ve Anlam Arasındaki İnce Çizgi

Kur’an’a yaklaşırken geliştirilen bazı ritüeller abdest, saygı kuralları, merasimli okuma biçimleri niyet olarak değerlidir. Ancak bu uygulamalar, eğer anlamı ikinci plana itiyorsa, amacını aşan bir kutsallaştırmaya dönüşür.

Kur’an, insanı pasif bir saygıya değil; aktif bir düşünmeye çağırır. Sorgulamayı, anlamayı ve hayatla ilişki kurmayı ister. Metni sadece ritüel çerçevesinde tutmak, onu yaşamın dışına itme riski taşır.

Burada ölçü nettir:
Ritüel, anlamı destekliyorsa yerindedir;
anlamın önüne geçiyorsa sorunludur.


1.5 Kutsallığın Gerçek Kaynağı

Kur’an’ın kendi vurgusu açıktır: Ayetler, anlaşılsın ve üzerinde düşünülsün diye indirilmiştir. Kutsallık, dilde ya da nesnede değil; Allah’ın iradesini bildiren kelamın kendisindedir.

Bu nedenle Kur’an’la kurulan sağlıklı ilişki, onu yüceltirken hayattan koparmayan bir ilişkidir. Kutsal olan, metni ulaşılmaz bir yere koymak değil; onun rehberliğini hayata taşımaktır.


Vahyin Tarihsel Gerçeği: Dil Bir Araçtır

2.1 Vahiy ve Toplum Dili

Vahyin dili, mesajın muhatabı ile doğrudan ilişkilidir. Allah, kelamını her topluma kendi anlayacağı dilde göndermiştir. Bu durum, dilin kutsallığını değil; mesajın açıklığını esas alan bir ilahi tercihi gösterir.

Tevrat’ın İbranice, İncil’in Grekçe, Kur’an’ın Arapça indirilmiş olması, vahyin dile bağımlı değil; anlama odaklı olduğunu ortaya koyar. Eğer dil kutsal olsaydı, vahyin tek bir dilde gelmesi gerekirdi.


2.2 Arapça’nın Seçilmesinin Hikmeti

Kur’an’ın indiği toplum Arapça konuşuyordu. Bu nedenle mesajın doğru anlaşılması için Arapça kullanıldı. Ayrıca Arapça’nın kök temelli yapısı, anlam katmanları ve sözlü kültüre uygunluğu, vahyin etkili biçimde aktarılmasını sağladı.

Ancak bu özellikler, Arapça’yı kutsal kılmaz. Onu işlevsel ve güçlü bir araç haline getirir. Araç ne kadar güçlü olursa olsun, kutsallık mesajdadır.


2.3 Evrensel Mesaj, Yerel Dil

Kur’an Arapça indirilmiştir; fakat mesajı evrenseldir. Bu evrensellik, kelimelerin değil; anlamın evrenselliğidir. Kur’an’ın başka dillere çevrilebilmesi ve anlaşılabilmesi, kutsallığın dile bağlı olmadığının açık göstergesidir.

Dil değişebilir; mesaj kalır.
Araç değişir; kelam değişmez.


2.4 Kutsal Dil Yanılgısının Sonuçları

Dilin kutsallaştırılması, Kur’an’la ilişkiyi daraltır. Arapça bilmeyenler kendini dışlanmış hisseder, anlam yerine ses ön plana çıkar, metin ritüelleşir.

Oysa Kur’an, herkes için bir rehberdir. Anlamak için dil öğrenilebilir, meal okunabilir, düşünülerek yaklaşılabilir. Kutsallık, bu çabanın kendisinde ortaya çıkar.


2.5 Sonuç

Vahyin tarihi bize şunu öğretir:
Dil, kelamı taşır; ama kutsal olan taşıyıcı değil, taşınandır. Kur’an’ın Arapça oluşu, bir kutsallık iddiası değil; ilahi hikmetin bir sonucudur.

Arapça’nın Seçilmesi: İlahi Hikmet mi, Kutsallık mı?

3.1 Arapça Etrafında Oluşan Algı

Kur’an’ın Arapça indirilmiş olması, zamanla Arapça’nın kendiliğinden kutsal kabul edilmesine yol açmıştır. Bu algı, sadece teorik bir görüş olarak kalmamış; gündelik dindarlık pratiklerine de yansımıştır. Arapça okumanın başlı başına sevap olduğu, koruyucu bir güce sahip bulunduğu ya da Kur’an’a ancak Arapça üzerinden “gerçekten” yaklaşılabileceği düşünülmüştür.

Bu yaklaşım, niyet olarak saygı barındırsa da önemli bir riski içinde taşır: Anlamın geri plana itilmesi.
Kur’an’ın merkezinde ise anlam vardır. Kutsal olan, metnin dili değil; Allah’ın kelamının içeriğidir.


3.2 Tarihsel Bağlam ve Dilin İşlevi

Kur’an, 7. yüzyıl Arap toplumuna hitap etmiştir. Bu toplumun dili Arapçaydı ve iletişim büyük ölçüde sözlü gelenek üzerinden yürüyordu. Bu nedenle vahyin Arapça indirilmesi, iletişim açısından zorunlu ve hikmetli bir tercihti.

Arapça’nın ritmik yapısı, kök temelli kelime sistemi ve anlam katmanları, Kur’an’ın mesajını güçlü biçimde aktarmaya elverişliydi. Ancak bu özellikler, Arapça’yı kutsal bir varlık haline getirmez. Bu durum, dilin vahyi taşıma kapasitesi ile ilgilidir, kutsallığı ile değil.


3.3 Dilbilimsel Güç, Kutsallık Anlamına Gelmez

Arapça’nın yapısı, tek bir kökten birçok anlam üretmeye imkân tanır. Kur’an bu imkânı etkili biçimde kullanır. Ayetlerin edebi gücü ve ahengi, mesajın zihinde kalıcılığını artırır.

Fakat dilin bu gücü, kutsallığın kaynağı değildir. Eğer dil kutsal olsaydı:

  • Arapça bilmeyenlerin Kur’an’la ilişkisi eksik sayılırdı
  • Vahyin evrenselliği sınırlanırdı
  • Diğer kutsal metinlerin farklı dillerde indirilmesi anlamsız olurdu

Oysa tarih bize şunu gösterir: Vahiy, dile değil; kelama bağlıdır.


3.4 Yanlış Algının Günlük Hayata Yansımaları

Arapça’nın kutsallaştırılması, pratikte şu sonuçları doğurmuştur:

  • Kur’an’ın anlamadan okunması
  • Metnin seslendirmeye indirgenmesi
  • Okumanın ritüel, anlamanın tali görülmesi

Bu noktada önemli bir soru ortaya çıkar:
Okunan ama anlaşılmayan bir metin, insanın hayatını nasıl dönüştürebilir?

Kur’an, yalnızca okunmak için değil; yön vermek için indirilmiştir.


3.5 Sonuç

Arapça, Kur’an için seçilmiş güçlü bir araçtır. Ancak kutsallık, bu aracın kendisinde değil; taşıdığı ilahi mesajdadır. Dil, kelamı taşır; kelam ise insanı dönüştürür.


Metnin Kutsallaştırılması ve Anlamın Geriye Atılması

4.1 Nesneleşme Sorunu

Kur’an, insanın hayatına rehberlik etmek üzere indirilmiştir. Ancak zamanla bu rehberlik, metnin fiziksel varlığının gölgesinde kalmıştır. Kur’an, anlaşılması gereken bir kelam olmaktan çıkıp; korunması, taşınması ve sergilenmesi gereken bir nesneye dönüşmüştür.

Bu dönüşüm, kutsallığı artırmaz; aksine, anlamla kurulan ilişkiyi zayıflatır.


4.2 Ayetler Süs Olunca

Evlerde, işyerlerinde veya araçlarda sergilenen ayetler çoğu zaman “korunma” veya “bereket” amacı taşır. Ancak ayet, süs ya da tılsım haline geldiğinde, vahyin çağrısı sessizleşir.

Ayetler yaşanmak içindir;
duvarda kalmak için değil.


4.3 Güvence Arayışı ve Yanlış Yöneliş

Kur’an ayetlerinin fiziksel olarak taşınması, insana geçici bir güven hissi verebilir. Ancak bu güven, kelamın rehberliğine değil; nesnenin varlığına bağlandığında problem ortaya çıkar.

Bu noktada güven, Allah’a değil; fiziksel bir araca yönelmiş olur. Bu ise Kur’an’ın öğrettiği bilinçle örtüşmez.


4.4 Ritüel Kurallar ve Yanlış Kutsallık Algısı (Düzeltilmiş)

Abdest ve temizlik, ibadet bilinci ve saygı açısından anlamlı olabilir. Ancak “abdestsiz Kur’an okunmaz, hatta dokunulmaz” şeklindeki yaygın inanış, Kur’an’ın ruhuyla örtüşmeyen bir batıl algıya dönüşmüştür. Bu anlayış, saygı üretmekten çok, insan ile Kur’an arasına mesafe koymaktadır.

Kur’an, ulaşılması zor bir nesne değil; her an başvurulabilen bir rehber olarak indirilmiştir. Elimizin altında olmalı, ihtiyaç duyduğumuz her an açılabilmeli, okunabilmeli ve üzerinde düşünülebilmelidir. Onu yalnızca belirli ritüel şartlara bağlamak, Kur’an’ı hayattan koparmak anlamına gelir.

Kur’an, sadece “dokunulacak” bir metin değildir; asıl olarak okunacak, anlaşılacak ve yaşanacak bir kelamdır. Fiziksel kuralların merkeze alınması, metnin düşünsel ve ahlaki dönüştürücü gücünü geri plana iter ve insanı farkında olmadan Kur’an’dan uzaklaştırır.


4.5 Anlamdan Kopmanın Sonuçları

Metnin nesneleşmesi:

  • Okumayı düşünmenin yerine koyar
  • Seslendirme rehberliğin önüne geçirir
  • Kur’an’ı hayattan uzaklaştırır

Bu durumda Kur’an, yön veren bir kelam olmaktan çıkar; sembolik bir kimliğe bürünür.


4.6 Sonuç

Kur’an’ın kutsallığı, onun fiziksel varlığında değil; anlamında ve rehberliğinde yatar. Nesneleştirme, bu kutsallığı artırmaz; tersine, onu etkisizleştirir.

Kelamın Amaçtan Nesneye Dönüşmesi: Sessiz Bir Sapma

5.1 Amaç ile Araç Arasındaki Kopuş

Kur’an, Allah’ın kelamı olarak insanın hayatına yön vermek için indirilmiştir. Ancak tarihsel süreç içinde, bu kelamın amacı ile onu taşıyan araçlar yer değiştirmeye başlamıştır. Anlam, rehberlik ve dönüşüm ikinci plana itilirken; metnin fiziksel varlığı, okunuş biçimi ve ritüeller merkeze alınmıştır.

Bu durum çoğu zaman fark edilmeden gerçekleşir. Kur’an’a gösterilen saygı artmış gibi görünür; fakat aynı anda hayata temas eden yönü zayıflar. Kelam, yaşanan bir rehber olmaktan çıkıp, korunan bir nesneye dönüşür.


5.2 Nesneleşmenin Teolojik Sonuçları

Kur’an’ın nesneleştirilmesi, inanç düzeyinde ciddi sonuçlar doğurur. Kutsallık, Allah’ın kelamının anlamında aranacağı yerde; fiziksel formlarda, ritüellerde ve sembollerde aranır.

Bu kayma, insanın Allah’la kurduğu ilişkiyi de etkiler. Metnin rehberliğini takip etmek yerine, metnin varlığına güvenmek yaygınlaşır. Böylece teslimiyet, bilinçli bir yöneliş olmaktan çıkıp pasif bir korunma beklentisine dönüşür.

Oysa Kur’an, insanı edilgen kılmak için değil; sorumluluk yüklemek için indirilmiştir.


5.3 Toplumsal Yansımalar: Okunan Ama Yaşanmayan Metin

Nesneleşme, bireysel bir sorun olmaktan öte, toplumsal bir alışkanlığa dönüşür. Kur’an okunur ama anlaşılması beklenmez. Ayetler bilinir ama hayata yön vermez. Dindarlık, bilgi ve bilinçten ziyade ritüel düzeyinde yaşanır.

Bu durum özellikle yeni kuşaklarda belirgindir. Kur’an, sorgulanan ve düşünülen bir kelam değil; “saygı duyulan ama mesafe konulan” bir metin haline gelir. Bu mesafe arttıkça, Kur’an’ın dönüştürücü etkisi zayıflar.


5.4 Ritüellerin Yanılsaması

Abdest, temizlik ve saygı kuralları Kur’an’la ilişkiyi besleyebilir. Ancak bu kurallar, anlamın önüne geçtiğinde, bir yanılsamaya dönüşür. Metne dokunmadan önce gösterilen titizlik, metnin mesajına gösterilmezse, kutsallık biçimde kalır.

Kur’an, yalnızca fiziksel bir metin değildir; zihne ve hayata hitap eden bir kelamdır. Ritüeller, bu hitabı desteklediği sürece anlamlıdır.


5.5 Psikolojik Boyut: Yanlış Güven Duygusu

Nesneleşmenin bir başka sonucu da psikolojiktir. İnsan, Kur’an’ın mesajıyla yüzleşmek yerine, onu taşımakla veya okumakla kendini güvende hisseder. Bu durum, sorumluluğu azaltan bir rahatlık üretir.

Oysa Kur’an, insanı rahatsız eder; sorgulatır; değişime zorlar. Onu yalnızca bir güven nesnesine indirgemek, bu çağrıyı etkisizleştirir.


5.6 Evrensel Mesaj ve Dilin Konumu

Kur’an’ın evrenselliği, dilin değil; anlamın evrenselliğidir. Arapça, bu anlamı ilk muhataplara ulaştıran araçtır. Aynı şekilde bugün farklı dillerde yapılan çeviriler de bu rehberliği taşır.

Dil değişir; mesaj kalır.
Araç değişir; kelamın çağrısı değişmez.

Bu gerçek, kutsallığın dile değil; kelamın kendisine ait olduğunu bir kez daha ortaya koyar.


5.7 Anlamı Merkeze Almak

Kelamın nesneleşmesini önlemenin tek yolu, anlamı merkeze almaktır. Okuma, taşıma ve ritüeller; anlamayı ve yaşamayı desteklediği ölçüde değerlidir.

Kur’an, hayattan koparıldığında yücelmez; hayata taşındığında yücelir. Gerçek kutsallık, kelamın insanın düşüncesine, ahlakına ve davranışlarına yön vermesiyle ortaya çıkar.


5.8 Sonuç: Kutsal Olan Nedir?

Bu bölümle birlikte ortaya çıkan temel sonuç nettir:

  • Kutsal olan dil değildir
  • Kutsal olan nesne değildir
  • Kutsal olan ritüel değildir

Kutsal olan, Allah’ın kelamıdır.
Ve bu kelam, anlaşıldığı ve yaşandığı ölçüde kutsallığını insanın hayatında görünür kılar.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

ALLAH’A DİNİNİ ÖĞRETENLER...

ALLAH’A DİNİNİ ÖĞRETENLER…

            “İhtilafta rahmet vardır.” Diyerek dini bölüp parçalara ayırdılar. (6/159) Mezhep âlimlerinde ki farklı görüşlerde, doğrulu yanlışlı sevap furyası var. İstikamet olarak Allah’ın kitabını işaret edildiğine rağbet görmez. Nebiler için “Günah işlediler” derseniz pek sorun olmaz; fakat Buhari, Müslim hakkında bir söz söyleseniz, lafı ağzına tıkarlar. Kur’an’a ters düşen bir rivayeti söylediğinizde de hadis inkârcısı olup çıkarsınız. Buhari ve Müslim binlerce hadisi elinin tersiyle itiyor ama onlara sorun yok.
            Bakınız günümüzün profesörlerinden Ebubekir Sifil ne diyor?
“…Tek başına ayete dayandırılıyor olması ona meşrutiyet kazandırmaz. İsterse 500 tane ayet okusunlar. Kur’an’da şu vardır, bu vardır diye 500 tane ayeti delil gösterseler, sünnetten ve senetten dayanağı, tasdiki yoksa bidat tır.”
            Ben bu söylemden Kur’an’ın haşa süs eşyası gibi görüldüğünü anlıyorum. 500 ayet bir rivayet etmiyorsa bu cümleyi kuran kardeşimiz Kur’an’a iman ediyor olabilir mi? Yorumu size bırakıyorum.
           
Yüce Allah’ın yasası değişmediğine göre(48/23) Allah’ın kitabına alternatif olmamalı. Herkes Kur’an’a iman eder ve hayatına taşırsa, parçalara bölünmek mümkün olmaz. Ayrıca bizi kimse de aldatamaz. Herkes benim yaşadığım din doğrudur derse, tetiği çekenin de ölenin de kendisinin Müslüman olduğunu sanması kaçınılmazdır.
           
Araştırmalara göre savaşların %60’ı İslam dünyasındadır. Yetersiz beslenenlerin %27’si yine İslam dünyasında. Savaşlarda ölenlerin %80 Müslüman ülke vatandaşlarıdır. İslam ülkelerinin 1,6 trilyon dolarlık borcu var. 21 İslam ülkesi “Ağır borçlu fakir ülke” kategorisinde bulunuyor. Düşünüp aklımızı kullanmanın zamanı geldi, geçiyor.
           
İnsan eliyle bu sahihtir, bu değildir gibi hadisler ayıklanmış. Sonra bunlara Allah’tan gelen vahiydir denilmiş. Ne olmuş oldu?  Rivayetler insanların kararıyla vahye dönüşmüş oldu.  İşte böylece de din ekseninden çıkıyor; yani rota değiştiriyor. Paralel dinin temelleri atılmış oluyor. Eğer beşerin yazdıkları Allah’ın kitabını onaylamıyorsa o ayet yok hükmüne geçiyor. Bunun tam tersi olmalı değil mi? Hüküm Allah’ındır. (12/40)  Buna iman ediyoruz. Tercih her kişinin kendisini bağlar. İman edilmesi gereken Allah’ın kitabı mı; yoksa beşerlerin yazdığı kitaplar mı?
           
Sahabeye Kur’an yeterken nasıl oluyorsa 200-250 yıl sonra Kur’an yetmiyor. Dört halifeye yetti. Bize yetmiyor.  Allah kitabında dinimi tamamladım, (5/3) eksiksiz, anlaşılır, detaylarıyla açıkladım, tefsiri bana ait, aklınızı kullanın demesine rağmen olacak iş değil
           
Her namaz sonrası otuz üç defa “suphanallah” diyen insanlar; gerçi böyle başlarlar da “sup, sup” diye bitirirler. Çoğunluk 33 defa “Allah’ım her türlü eksiklikten münezzehsin” dediğini de bilmez. Aynı kişiler Kur’an’ın yetersiz olduğunu savunurlar. Her türlü eksiklikten münezzeh olan Allah’ın kitabı eksik olamaz. (5/3); (6/38) Maalesef eksik olduğunu düşünürler; onun yerine başka kitaplara yönelirler.
Yunus Suresi 15. Ayet:
 Ve (hal böyleyken:) ne zaman ayetlerimiz bütün açıklığıyla kendilerine okunup ulaştırılsa, o Bizim huzurumuza çıkacaklarına inanası gelmeyen kimseler, "Bize bundan başka bir söylem/bir öğreti getir; ya da bunu değiştir" diyecek olurlar. (Ey Resul) de ki: "Onu kendiliğimden değiştirmem olacak şey değil; ben ancak bana vahyedilene uyarım. Bakın, (bu konuda) Rabbime baş kaldıracak olursam, dehşet veren o (Büyük) Gün (gelip çattığında) azabın (beni bulmasın)dan korkarım!"

            Şeyhe kul olunmadan Allaha kul olunmazmış. Allah Nebi’mize kitabı, hikmeti, doğruyu, yanlışı ayırt etme yeteneğini vermiştir. Nebi Muhammed aynı zamanda beşerdir. Hem nebi, hem de elçidir. Hiçbir elçimiz; Allah’a değil bana kulluk edin, ibadet edin demeye kalkışmaz. Allah’tan başka kul edinmemelerini önerir. Kur’an’dan bildirdiklerine sadık kalmalarını, ona uymalarını söyler. 3/79)
            İnsanlar nasıl bir küfür ve şirk bataklığına düştüğünün farkında bile değildir. “Muhammed’e kul olunmadan Allaha kul olunmaz. Âlimler nebinin varisidir.” demelerinin sebebi, kendilerine kapı aralamalarındandır. Bitmiyor… Hemen arkasından “Şeyh şeriate uymazsa şeriat şeyhe uydurulur.” deyip kendilerini ilahlaştırırlar.

Araf Suresi 188. Ayet:
(Ey Muhammed) de ki: "Allah dilemedikçe, kendime bir yarar sağlamak ya da kendimden bir zararı uzaklaştırmak benim elimde değil. Eğer insan kavrayışının ötesinde olanı bilseydim, muhakkak ki, bahtiyarlık adına ne varsa ondan payıma daha çoğu düşerdi ve kötülük asla yaklaşamazdı bana. (Ama) ben sadece bir uyarıcıyım ve inanan bir topluma iyi haberler getiren müjdeci".

            Hz Musa’ya yükü ağır geliyor. Kardeşi Harun’un yardımcısı olmasını istiyor. (26/13) Nebi Muhammed kimseye ne zarar, ne fayda yağlayabileceğini, Allah’tan başka hiçbir kimsenin sığınacak kimse olmadığını, koruyanın da yalnız Allah olduğunu belirtmesine rağmen, (72/21-22) siz kim oluyorsunuz… “Ete kemiğe bürünüp Mahmut diye göründü.” diyenler Müslüman, “Allah İsa’da tecelli etti” diyenler Hristiyan. Bence 2 zihniyet de hem hakikati örttükleri için kâfir, hem de Allah'a ortak koştukları için müşriktir.
            Peki ya İbni Arabi’nin, Said-i Nursi’nin, Celalettin Rumi’nin kitaplarının Allah katından olduğuna, Allah tarafından yazdırıldığına nasıl tepki veriyorsunuz?
            İbrahim Ethem eşini, şeyhine hediye ettiği için evliya makamına rütbe atladığını duymuş muydunuz?
Bu olayı kısaca aktarmak istiyorum:
İbrahim Ethem için imtihan devresi başlamıştır artık. Şeyh onu tecrübelerinden geçirmektedir. Şeyhi İbrahim Ethem’i çağırarak, “canım güzel bir kadın istiyor” der. İbrahim Ethem “Peki kurban” diyerek huzurundan çıkar. Düşünmeye başlar, “Şeyhimin emrini acaba nasıl yerine getireceğim” diye. “Eskiden olsaydı padişahlık zamanında etrafımda birçok güzel kadın vardı. Fakat şimdi ne yaparım? Şeyhimin arzusunu nasıl yerine getireceğim?” diye düşüne düşüne eve varır. Eve girer, karısına “Hanım kalk, en iyi elbiselerini giyin. Ziynetini tak, beraberce şeyhimin yanına gideceğiz” der. Hanımı hazırlanır, beraberce çıkarlar. Şeyhinin huzuruna vararak “Efendim, emriniz üzere getirdim” der. Şeyhi “Neyi getirdin?” diye sorunca: “Siz benden genç ve güzel bir kadın istememiş miydiniz? Kendi hanımımdan daha güzelini bulma imkânım olmadığından onu getirdim” diye durumu arz eder. Şeyhi İbrahim Ethem'in hanımını hemen geri gönderir. Yapmış olduğu bu tecrübeyi kâfi görür. İtikadını, teslimiyetini tam olarak ölçen şeyh, hemen İbrahim Ethem'e halifelik verir. İbrahim Ethem zamanın en büyük evliyası olur.
(Sohbetler, Seyyid Abdul Hakim el-Huseyni, s.126)
            Sorgusuz sualsiz tam bir teslimiyet. Yorumu size bırakıyorum… Geylani’nin kabrinin paralel Kâbe olduğunu ve tavaf edenlerin de bulunduğunu biliyor muydunuz? Araya hiçbir kişi, eşya veya nefsi sokmadan yalnız Allah’ın anılması zorlarına gitmektedir. O’ndan yardım istenmesi çoğunun içine sıkıntı verir. Fakat Allah dışında şirk koştukları anıldığı zaman hemen sevinir yüzleri gülmeye başlarlar. (39/45) Şuna dikkatinizi çekerim ki, Allah’a içtenlikle iman edenler, bildirdiği buyruklara uyarlar. Bu iman sahipleri hayatlarına taşıdıkça kalplerini bir ferahlık kaplar. Sadece rablerine güvenirler ve tevekkül ederler. İmanları daha da pekişir. (8/2)
            Bir de “Buhari. Müslim çökerse İslam çöker.” demiyorlar mı? Bu düpedüz ruhbanları Rab edinmektir. (9:31), rivayetleri Kur'an'a, ruhbanları Allah'a ortak etmektir. Hele bir de işin içine tarikat ve tasavvuf girdiğinde trafoları patlıyor:

Seyyidu ssadat: Efendilerin efendisi.
Gavsul evtad: Orduların imdadına yetişen.
Gavsu ssakaleyn: İki cihanda imdada yetişen.
Kutbul aktab: Zirvelerin en zirvesi.
Kutbul medar: Tüm zamanların en yüce zirvesi.
Vahidu zzaman: Zamanın tek ve biri.
Bediu zzaman: Zamanın yoktan var edeni.
Feridul asr: Asrın biriciği.
Hadil enam: Yaratılmışları hidayete erdiren...
Bir de kudduse sirruhul aziz (Allah sırrını kutsasın)  demezler mi? Artık kutsanacak ne sırları varsa...
            Balık baştan kokar derler ya… Daha kendilerine yakıştırdıkları isimlerde şirk kokuyor. Allah dostu diyerek Allaha dost tayin etme cüretini göstermeleri de cabasıdır. Biliyor muydunuz? Gavsın izni olmadan bir kedi fare bile yakalayamazmış.
            “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” diyen şeytanın kendisi değilse nedir. “Velayet nübüvvetten üstündür.” Diyerek, Nebi’ye karşı kutuplar, şeyhler,  gavslar, Kur’an’a karşı, kitaplar, Kabe’ye karşı sahte kabe… Paralel din işte budur. Allah'a dininizi mi öğretiyorsunuz? (49:16)
            Duymuş olabilirsiniz, Tel Aviv’de Tel Aviv İslam Üniversitesi 61 yıldır âlimler yetiştiriyor! İsrailoğulları Müslüman mı oluyorlar. Kendilerini özel, farklı gören Yahudiler’de böyle bir durum yoksa, bu İsrail ajanları nerede? Bu bugün kurulmuş bir üniversite değil 1960 yılından beri faaliyet göstermektedir. Her sene ne kadar mezun verdiğini düşünmenizi ve 61 le çarpmanızı istiyorum. Gördüğünüz gibi ne kadar korkunç bir rakam çıkıyor. Bu bilinen, bilinmeyenleri düşünmek bile istemiyorum. Bir de buna satılmışlarımızı katın, işte Müslüman neden Müslümanın kanını döküyor; neden parçalara bölündük sorun ortada.(3/103)
            Yüce Rabbimden Kur’an’ı okuyup anlayan, anladığını hayatına taşıyan kullarından eylemesini dilerim.


Doğrularım Allah’ın yanlışlarım bana aittir.                                              Aydın Orhon

 

 

 


ALLAH I BIRAKIP DÜZME İLAHLAR MI İMAN EDECEKSİNİZ?

 

Bazı kişiler, Allah hakkında yalan uyduran kişilerin peşinden giderler. Kur’an her kişi için inmiştir. Yoksa yalnız hacılara, hocalara, ilahiyatçılar inmemiştir  Herkes de ondan bireysel olarak sorumludur. Allah’tan başka ilah edinmeyi farklı algılıyoruz. Genellikle ağaçtan, taştan beşer yapılmış objeler (putlar) ilahtır diye düşünüyoruz. İlah edinmiş kimsede ilah edindiğinin farkında değildir. Kabe’de Mekkeli müşrikler tarafından tapınılan da oradaki nesneler değildir. O objeler sadece semboldür. Onun arkasında ki kişileri Allah’a yaklaştırsın diye ilah edinmişlerdir.

Eğer Allah’ın helal kıldığı her hangi bir şeyi başka bir kimse haram der siz de onun sözüne itibar ederseniz o kişi sizin ilahınızdır. Allah’tan daha çok herhangi bir şeyi sever, önemserseniz o da ilahınızdır. İlahınız çocuğunuz, babanız, anneniz, arkadaşınız, eşiniz, kendiniz, malınız, mülkünüz, servetiniz, paranız, şeyhiniz, kutbunuz, olabilir.

 

İnsanlarımız da İslam inancına ve akla ters düşmesine rağmen bazı kişilerin söylediklerine göre dinlerini yaşamaktadırlar. Bu Allah’tan başka ilah edinmekten başka bir şey değildir.(18:15) Herkes din gününde Kur’an’dan sorulacaklardır. (43:44)

Allah’tan başka varlık ve güçleri veliler edinirler. Bunların durumu kendine ev edinen örümcek örneğine benzer. Evlerin en dayanıksız olanı örümcek evidir.(29:41)  Bizi yaratan Yüce Allah bize şah damarımızdan daha yakındır.(50:16)   Böyle olmasına rağmen; güya kendilerini O’na yaklaştırmak ümidiyle Allah’tan başka ilah seçerler. Kendilerine fayda sağlayıp sağlamadığını din gününde göreceklerdir. O gün yüzüstü bırakılacaklardır. Bu yaptıkları kendilerini kandırmalarından ve düzmeceden başka bir şey değildir. (46:28)

Allah çirkin işleri, günah işlemeyi, haksız saldırmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği her hangi bir şeyi, Allah'a ortak koşmanızı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır."(7:33) Lokmân, oğluna öğüt vererek şöyle demişti: "Yavrum! Allah'a ortak koşma! Çünkü ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür."(31:13) Şirk Allah'tan başkasına itaattir.(33:67) Onlar, Allah'ı bırakıp, hakkında Allah'ın hiçbir delil indirmediği, kendilerinin de hakkında hiçbir bilgilerinin bulunmadığı şeylere kulluk ederler. (22:71)  O, din gününde Allah şunu haram kıldı diye tanıklık yapacak şahitlerinizi getirin” diyecek. (6:150) Allahtan başka şeylere ilahlık yakıştırmış olanların, o ana kadar yaptıkları bütün iyi şeyleri boşa gitmiş olur.(6:88)

 

Bizi ölüyken yaratan dünya nimetleri veren Allah’a, nimetleri terk edip teker teker geri döneceğiz. O zaman Yüce Allah  “Ortakları olduğunu zannettiğiniz şefaatçilerinizi de yanınızda görmüyoruz?” diyecek. İşte o an fark edilecek ki, artık aradaki bağlar tamamen kopmuştur. Allah'ın ortağı olduklarını iddia edenler yüzüstü bırakıp kaybolmuşlardır.(6:94) Kendi asılsız uydurmalarını Allaha yakıştıran, ya da Allah’ın ayetlerini yalanlamaya kalkışan kimselerden daha zalim kim olabilir? Canlarını almak için Allah’ın elçileri geldiğinde onlara: "Hani, nerde Allahtan başka çağırıp durduğunuz varlıklar?" diyecektir. Günahkârlar: "Bizi yüzüstü bıraktılar!" diye karşılık verecekler ve böylece, hakkı inkâr eden kimseler oldukları konusunda kendi aleyhlerine tanıklık etmiş olacaklar.(7:37) Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan günahları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.(4:48)

 

Çirkin bir iş işledikleri vakit, "Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk, Allah da bize bunu emretti" derler. "Şüphesiz, Allah çirkin işleri emretmez. Siz bilmediğiniz şeyleri Allah'ın üzerine mi atıyorsunuz?"(7:28) Gerçek dua ancak O'nadır. O'ndan başka yalvardıkları ise onların isteklerine ancak, ağzına ulaşmayacağı hâlde, ulaşsın diye avuçlarını suya uzatan kimsenin isteğine suyun cevap verdiği kadar cevap verirler. 13:4)

 

Allah'ı bırakıp, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve "İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır" diyorlar. "Siz, Allah'a göklerde ve yerde O'nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?"(10:18)

 

 Ahzap 38. Ayet:

Allah, şöyle der: "Sizden önce gelip geçmiş cin ve insan toplulukları ile birlikte ateşe girin." Her topluluk (arkasından gidip sapıklığa düştüğü) yoldaşına lânet eder. Nihayet hepsi orada toplandığı zaman peşlerinden gidenler, kendilerine öncülük edenler için, "Ey Rabbimiz! Şunlar bizi saptırdılar. Onlara bir kat daha ateş azabı ver" derler. Allah, der ki: "Her biriniz için bir kat daha fazla azap vardır. Fakat bilmiyorsunuz."

 

Doğrularım Allah’ın yanlışlarım ise bana aittir.                                                      Aydın ORHON

  ALLAH’IN MÜDAHALESİ NASILDIR? İnsan hayatında Allah’ın iradesi ile insanın iradesi arasındaki ilişki üzerinde düşündüğümüzde önemli bir ...