ZEKÂT FARZ, SADAKA SÜNNET Mİ?

 ZEKÂT FARZ, SADAKA SÜNNET Mİ?

İslam toplumunda dinî hükümler anlatılırken sıkça kullanılan bir sınıflandırma vardır: Farz, vacip, sünnet, müstehap... Zaman içerisinde bu kavramlar o kadar yerleşmiştir ki, birçok insan bunların doğrudan Kur’an’ın yaptığı bir sınıflandırma olduğunu düşünmektedir. Bir davranışın “farz”, diğerinin “sünnet” olduğu söylenir; ardından da insanların dinî sorumlulukları bu sınıflandırmaya göre belirlenir. Fakat Kur’an’a döndüğümüzde, Allah’ın dini bu terminolojiyle sınıflandırmadığını görürüz. Kur’an’ın temel ölçüsü daha açıktır: Allah’ın emrettikleri, yasakladıkları, sakındırdıkları, öğütledikleri ve insanın tercihine bıraktıkları vardır.

Bu nedenle zekât ve sadaka konusunu anlamak için önce geleneksel tanımları değil, Kur’an’ın kullandığı kavramları esas almak gerekir. Çünkü mesele, bir davranışa sonradan verilmiş bir isim değil, Allah’ın o davranış hakkında ne söylediğidir.

Kur’an’da zekât, açıkça yerine getirilmesi istenen bir sorumluluk olarak karşımıza çıkar. Namazla birlikte birçok ayette zikredilmesi, onun müminin hayatındaki yerini ve önemini göstermektedir.
“Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin...”
(Bakara, 2/43)
Bu ayet son derece açıktır. Allah, zekâtın verilmesini istemektedir. Dolayısıyla Kur’an açısından tartışılması gereken ilk mesele, zekâtın gerekli olup olmadığı değildir. Allah’ın emri olan bir konuda müminin görevi, o emri yerine getirmektir. Geleneksel fıkıh diliyle buna “farz” denebilir. Ancak Kur’an merkezli bir anlayışta daha doğru ifade, “Zekât Allah’ın emridir” demektir. Çünkü Allah’ın açık emrini yerine getirmek için ayrıca insanların oluşturduğu derecelendirmelere ihtiyaç yoktur.

Ancak burada hemen önemli bir soruyla karşılaşıyoruz: Zekât nedir? Zekât sadece belirli bir servete sahip olan insanların, yılda bir defa mallarının yüzde iki buçuğunu vermesi midir? Yoksa Kur’an’ın zekât anlayışı daha geniş bir toplumsal sorumluluğu mu ifade etmektedir?

Kur’an’ın ortaya koyduğu genel ilkeye baktığımızda, insanın sahip olduğu mal üzerinde mutlak ve sınırsız bir sahiplik anlayışının kabul edilmediğini görürüz. İnsan kendisine verilen nimetlerin gerçek sahibi değildir. Sahip olduğu imkânlar Rabb’inin kendisine verdiği bir emanettir. Bu emanet içerisinde ihtiyaç sahiplerinin de hakkı bulunmaktadır.
“Onların mallarında isteyen ve mahrum olan için belirli bir hak vardır.”
(Meâric, 70/24-25)
Bu ayet, paylaşmayı sadece kişinin gönlünden kopan bir iyilik olarak görmez. İhtiyaç sahibinin, imkân sahibi insanın malında bir hakkının bulunduğunu bildirir. Bu anlayış son derece önemlidir. Çünkü insan verdiğini kendi malından bir lütuf olarak görmeye başladığında, yardım ettiği kişiye karşı üstünlük duygusuna kapılabilir. Oysa Kur’an’ın ortaya koyduğu anlayışta ihtiyaç sahibine verilen şey, bir ihsan gösterisi değil, maldaki hakkın gözetilmesidir.

İşte bu noktada günümüzde sıkça kullanılan “Zekât farzdır, sadaka sünnettir” sözü üzerinde yeniden düşünmek gerekir. Çünkü bu cümle, Kur’an’ın yaptığı bir sınıflandırma değildir. Kur’an, insanlara dinî görevlerini “farz, vacip, sünnet ve müstehap” şeklinde sıralayan bir sistem sunmaz. Bu kavramlar daha sonraki dönemlerde oluşturulan fıkıh terminolojisinin ürünüdür.

Kur’an’da “sünnet” kelimesi de bugünkü yaygın dinî anlamıyla kullanılmaz. Kur’an’ın sözünü ettiği “Allah’ın sünneti”, Allah’ın yaratılışta ve toplumların gidişatında koyduğu değişmez yasaları ifade eder. Bu nedenle bir davranış hakkında “Bu sünnettir, yapılırsa sevap olur, yapılmazsa bir şey olmaz” şeklindeki sınıflandırmayı doğrudan Kur’an’a dayandırmak mümkün değildir.

Peki sadaka nedir?
Günümüzde sadaka denildiğinde çoğu insanın zihninde, kişinin cebinden çıkarıp gönüllü olarak bir ihtiyaç sahibine verdiği küçük bir yardım canlanmaktadır. Oysa Kur’an’daki sadaka kavramını sadece bu dar çerçeve içerisinde anlamak doğru değildir. Kur’an’da sadaka, toplumsal paylaşma ve ihtiyaç sahiplerinin gözetilmesiyle ilgili önemli bir kavram olarak kullanılmaktadır.
“Sadakalar; yoksullar, düşkünler, onun üzerinde çalışanlar, kalpleri kazanılacak olanlar, özgürlüğüne kavuşturulacak olanlar, borçlular, Allah yolunda olanlar ve yolda kalmışlar içindir. Bu, Allah tarafından belirlenmiş bir yükümlülüktür. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
(Tevbe, 9/60)
Bu ayette dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır. Ayette kullanılan kelime “sadakalar”dır. Geleneksel anlayış bu ayeti zekâtın verileceği yerler olarak açıklamıştır. Fakat ayetin kendi ifadesi “sadakalar” şeklindedir. Bu durum, Kur’an’daki zekât ve sadaka kavramlarının günümüzde çizildiği gibi kesin ve birbirinden tamamen kopuk iki ayrı alan olarak görülmemesi gerektiğini düşündürmektedir.

Kur’an, ihtiyaç sahiplerine yapılan yardımı övmekte ve bu yardımın insan onurunu koruyacak şekilde yapılmasını istemektedir.
“Sadakaları açıkça verirseniz ne güzel! Eğer onları gizler ve yoksullara verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır...”
(Bakara, 2/271)
Burada dikkat çekilen şey sadece vermek değildir; nasıl verildiği de önemlidir. İnsan yaptığı yardımı gösteriş aracına dönüştürmemelidir. Çünkü ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermek yerine kendi itibarını yükseltmeye çalışan kişi, yaptığı paylaşmanın ruhunu kaybetmektedir.

Kur’an, yardımdan sonra insanları incitmeyi ve yapılan yardımı başa kakmayı da doğru bulmaz.
“Ey iman edenler! Sadakalarınızı, insanlara gösteriş için malını harcayan ve Allah’a ve ahiret gününe inanmayan kimse gibi başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa çıkarmayın.”
(Bakara, 2/264)
Demek ki Kur’an’a göre paylaşmak yalnızca maddi bir hesap meselesi değildir. Paylaşmanın ahlakı da vardır. Veren kişi, verdiği kimsenin onurunu korumalıdır. Yardım, karşı tarafı ezmenin veya kendisini üstün göstermenin bir aracı hâline getirilmemelidir.

Kur’an’ın mali paylaşma anlayışında bir başka önemli kavram ise infaktır. İnfak, Allah’ın insana verdiği imkânlardan başkaları için harcamaktır. Bu kavram, zekât ve sadaka anlayışını daha geniş bir çerçeveye oturtmaktadır. Çünkü insanın paylaşma sorumluluğu, yılda bir defa yapılan belirli bir işlemle sona eren bir görev değildir.
“Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyacınızdan arta kalanı...”
(Bakara, 2/219)
Bu ayet, mal konusunda çok önemli bir ölçü ortaya koymaktadır. İnsan önce hayatını sürdürebilmek için gerekli ihtiyaçlarını karşılar. Ancak sahip olduğu imkânları yalnızca biriktirmek, yığmak ve kendi çıkarları için kullanmak üzere görmez. Toplum içerisinde yoksulluk, mahrumiyet ve çaresizlik varken, imkân sahibi insanın hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi davranması Kur’an’ın ortaya koyduğu paylaşma anlayışıyla bağdaşmaz.

Kur’an, mal biriktirmenin insanı nasıl değiştirebileceğine de dikkat çeker. İnsan, sahip olduklarının gerçek sahibi olduğunu düşünmeye başladığında, malına bağlanır ve paylaşmaktan uzaklaşır. Oysa mümin, kendisine verilen nimetin bir imtihan olduğunu bilir.
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz. Ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir.”
(Âl-i İmrân, 3/92)
Bu ayet, paylaşmanın yalnızca ihtiyaç duyulmayan, değersiz veya fazlalık görülen şeylerden yapılmasını yeterli görmez. İnsan, gerçekten değer verdiği imkânlardan da paylaşabilmelidir. Çünkü paylaşmanın gerçek anlamı, kendisine hiçbir maliyeti olmayan şeylerden kurtulmak değil, sahip olduğu nimetin başkalarıyla paylaşılmasıdır.

Burada zekâtın oranı meselesi de önem kazanmaktadır. Günümüzde zekât denildiğinde hemen yüzde iki buçuk oranı hatırlanmaktadır. Ancak Kur’an’da zekât için yüzde iki buçuk şeklinde açık bir oran belirlenmiş değildir. Aynı şekilde belirli miktardaki altın, gümüş, para veya ticaret malı için zorunlu nisap sınırları da Kur’an’da yer almaz. Bunlar sonraki dönemlerde oluşturulmuş mali hesaplama yöntemleridir.

Bu tespitin anlamı zekâtın gereksiz veya önemsiz olduğu değildir. Tam tersine, zekâtın Allah’ın emri olduğunu kabul ederken, Allah’ın belirlemediği ayrıntıları da Allah belirlemiş gibi göstermemek gerekir. Kur’an’ın vermediği bir oranı dinin değişmez hükmü hâline getirmek, Kur’an’ın suskun kaldığı bir konuda kesin konuşmak anlamına gelir.

Kur’an’ın üzerinde durduğu temel mesele şudur: İmkân sahibi insan, sahip oldukları içerisinde ihtiyaç sahibinin hakkını gözetmelidir.

“Onların mallarında isteyen ve mahrum olan için bir hak vardır.”
(Zâriyât, 51/19)
Bu anlayış, zekâtı yalnızca yıllık bir hesaplama işleminden çıkarıp hayatın tamamına yayılan bir sorumluluk hâline getirir. Çünkü yoksulluk yalnızca yılın belirli bir gününde ortaya çıkmaz. Aç insanın ihtiyacı, zekât hesaplama zamanı gelince başlamaz. Borçlunun sıkıntısı, bir yılın dolmasını beklemez. Yolda kalmış insanın ihtiyacı da belirli bir tarihe bağlı değildir.

Öyleyse Kur’an’ın paylaşma anlayışını sadece belirli bir yüzdeye indirgemek, büyük resmi görmemize engel olabilir. Bir insan, malının belirli bir oranını verdikten sonra geri kalan servetiyle istediği gibi davranabileceğini düşünürse, Kur’an’ın ortaya koyduğu sorumluluk bilincinden uzaklaşmış olur.

Bu noktada “Zekât farzdır, sadaka sünnettir” sözü yeniden değerlendirilmelidir. Kur’an açısından bu ifade yeterli değildir. Çünkü Kur’an, “sadaka”yı yalnızca isteğe bağlı küçük yardımlar anlamında kullanmaz. Ayrıca “sünnet” kavramıyla da sadakayı ikinci derecede bir dinî davranış olarak sınıflandırmaz.

Kur’an’ın ortaya koyduğu anlayışta esas olan, insanın Rabb’ine karşı sorumluluğunu ve toplum içerisindeki hakkaniyeti gözetmesidir. İmkân sahibi insan, ihtiyaç sahibini görmezden gelemez. Malını yalnızca kendisi için yığamaz. Sahip olduklarını paylaşırken de bunu bir gösterişe dönüştüremez.

Zekât, Allah’ın emridir. Sadaka, Kur’an’da paylaşmayı ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılan maddi desteği ifade eden önemli bir kavramdır. İnfak ise Allah’ın verdiği imkânlardan Allah’ın gösterdiği doğrultuda harcamaktır. Bu kavramların her biri, Kur’an’ın insanı bencillikten kurtarmak ve toplumda hakkaniyeti sağlamak için ortaya koyduğu mali sorumluluk anlayışının parçalarıdır.

Bu nedenle mesele, yapılan yardıma hangi fıkhî etiketi vereceğimizden önce, Allah’ın bizden ne istediğini anlamaktır. Allah, kendisine verilen nimetleri yalnızca kendi çıkarı için kullanan bir insan istememektedir. Rabb’inin verdiği imkânın bir emanet olduğunu bilen, ihtiyaç sahibinin hakkını gözeten, paylaşırken incitmeyen ve yaptığı yardımı gösterişe dönüştürmeyen bir insan istemektedir.
“Allah’ın kendilerine verdiği lütuftan cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır, bu onlar için kötüdür...”
(Âl-i İmrân, 3/180)

Sonuç olarak Kur’an’a göre zekâtı, sadakayı ve infakı birbirinden kopuk dinî törenler gibi görmek doğru değildir. Bunların ortak noktası, insanın sahip olduklarıyla imtihan edilmesidir. İnsan malının mutlak sahibi değil, emanetçisidir. Bu nedenle ihtiyaç sahibini gözetmek, paylaşmak ve maldaki hakkı sahibine ulaştırmak imanî ve ahlakî bir sorumluluktur.

 

Kur’an’ın diliyle söylersek; zekât Allah’ın emridir. Sadaka, paylaşmanın ve ihtiyaç sahibini gözetmenin önemli bir ifadesidir. İnfak ise insanın Rabb’inin verdiği nimetlerden başkaları için harcamasıdır. Kur’an, bunları “farz, vacip, sünnet” şeklinde bir derecelendirmeye tabi tutmaktan çok, insanı mal karşısındaki sorumluluğuyla yüzleştirir.

Asıl soru şudur: Sahip olduğumuz mallarda, ihtiyaç sahiplerinin hakkını gerçekten gözetiyor muyuz?

Çünkü Kur’an’ın istediği, yalnızca belirli bir hesabı yapıp vicdanını rahatlatan insan değil; malın kendisini Rabb’inden uzaklaştırmasına izin vermeyen, sahip olduklarını paylaşan ve hakkaniyeti hayatına taşıyan insandır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

HIRSIZIN ELİNİ KESMEK NE DEMEKTİR?

 HIRSIZIN ELİNİ KESMEK NE DEMEKTİR?

Kur’an’da en çok tartışılan ceza hükümlerinden biri Mâide suresinin 38. ayetinde yer alan “hırsızın elini kesmek” ifadesidir. Ayet, ilk bakışta açık görünür. Fakat Kur’an’ı yalnızca kelimelerin ilk akla gelen anlamlarıyla değil, Kur’an’ın tamamını dikkate alarak anlamaya çalıştığımızda karşımıza önemli bir soru çıkar:

“Ellerini kesin” ifadesi gerçekten insanın fiziksel elinin kesilmesi anlamına mı gelir, yoksa hırsızlığın gücünü ve imkânını ortadan kaldırmayı ifade eden mecazî bir anlatım mıdır?

Ayet şöyledir:
“Hırsız erkek ve hırsız kadının, yaptıklarına karşılık ve Allah’tan caydırıcı bir ceza olmak üzere ellerini kesin. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Mâide, 5/38)
Burada öncelikle ayetin bir yaptırım öngördüğünü kabul etmek gerekir. Tartışma, “hırsız cezalandırılmalı mıdır?” tartışması değildir. Ayet açıkça yapılan hırsızlığa karşılık caydırıcı bir cezadan söz etmektedir. Asıl tartışılması gereken, bu cezanın “ellerini kesin” ifadesiyle nasıl tanımlandığıdır.

Kur’an’ı doğru anlamanın yolu, bir kelimeyi gördüğümüzde onun yalnızca sözlükteki ilk anlamına sarılmak değildir. Kur’an’da birçok kelime, kullanıldığı bağlama göre gerçek anlamının yanında mecazî anlam da kazanır. “El” kelimesi de bunlardan biridir.

Örneğin Kur’an şöyle buyurur:
“Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.”
(Fetih, 48/10)
Burada “el” kelimesini insanın fiziksel organı gibi anlamak mümkün değildir. Ayetin konusu biat ve Allah’ın hükümranlığıdır. Demek ki “el”, Kur’an’da her zaman anatomik organ anlamında kullanılmamaktadır.

Yine şöyle buyurulur:
“Yahudiler, ‘Allah’ın eli sıkıdır’ dediler. Elleri bağlandı ve söyledikleri sebebiyle lanetlendiler. Hayır, O’nun iki eli de açıktır; dilediği gibi infak eder.”
;(Mâide, 5/64)

Burada da “elin sıkı olması” cimriliği, “elin açık olması” ise cömertliği ve geniş tasarrufu ifade etmektedir. Fiziksel bir elden söz edilmediği açıktır.

Başka ayetlerde de “elleriyle yaptıkları” veya “ellerinin kazandıkları” ifadeleri, insanın eylemlerini ve yaptıklarının sonuçlarını anlatmaktadır. Dolayısıyla Kur’an’ın dilinde “el”, insanın gücünü, eylemini, tasarrufunu ve yaptığı işi temsil eden bir anlam taşıyabilmektedir.

Öyleyse Mâide 38’de “ellerini kesin” ifadesinin mecazî olabileceğini baştan reddetmek doğru değildir.

Fakat burada önemli bir sorun vardır. “El” kelimesinin Kur’an’da mecazî kullanılması, Mâide 38’deki kullanımın mutlaka mecazî olduğunu da kanıtlamaz. Bir kelimenin başka ayetlerde mecazî kullanılması, her yerde mecazî kullanılacağı anlamına gelmez. Bu nedenle “el” kelimesinin bütün kullanımlarından hareketle değil, özellikle “elleri kesmek” ifadesinin Kur’an’daki kullanımlarından hareket etmek gerekir.

Bu noktada Yûsuf suresindeki olay özellikle önemlidir:
“Kadınlar onu görünce onu çok büyüttüler ve ellerini kestiler. ‘Allah’ı tenzih ederiz! Bu bir insan değil, ancak değerli bir melektir’ dediler.”
(Yûsuf, 12/31)
Bu ayet çoğu zaman Mâide 38 için fiziksel el kesmenin delili olarak gösterilmektedir. Ancak bu yaklaşım kesin değildir.

Kadınlar Yûsuf’u gördüklerinde büyük bir şaşkınlık ve hayranlık yaşamışlardır. Ellerinde bıçak bulunmaktadır ve meyve kesmektedirler. Bu sırada şaşkınlıkla ellerini kesmiş veya yaralamış olmaları mümkündür. Dolayısıyla ayetin “ellerini bilekten kopardılar” şeklinde anlaşılması zorunlu değildir.

Hatta ayetin amacı kadınlara uygulanmış bir cezayı anlatmak değil, onların Yûsuf’un güzelliği karşısında yaşadıkları olağanüstü şaşkınlığı ortaya koymaktır. Bu nedenle Yûsuf 31’i, Mâide 38’deki ifadenin fiziksel el kesme anlamında olduğunun kesin delili olarak kullanamayız.

Fakat diğer taraftan, Yûsuf 31’i sırf mecaz kabul etmek de zorunlu değildir. Kadınların gerçekten ellerini kesici aletle yaralamış olmaları da mümkündür. Buradan çıkarılabilecek sonuç şudur:

Yûsuf 31, Mâide 38’in anlamını tek başına belirlemez.

O halde Mâide 38’deki ifadenin Kur’an’daki diğer kullanımlarına bakmak gerekir.

Kur’an’da “elleri ve ayakları kesmek” şeklindeki ifadeler de bulunmaktadır. Firavun’un büyücülere yönelik tehdidinde şöyle denilir:
“Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sonra hepinizi asacağım.”
(A‘râf, 7/124)

Benzer ifade Tâhâ ve Şuarâ surelerinde de geçmektedir:
“Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım.” (Tâhâ, 20/71)

“Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi asacağım.”
(Şuarâ, 26/49)

Bu ayetlerde bağlam çok farklıdır. Firavun açıkça fiziksel bir işkence ve bedensel cezadan söz etmektedir. Eller ve ayakların çaprazlama kesilmesi, ardından asılma eylemiyle birlikte zikredilmektedir. Bu nedenle burada fiziksel kesmenin kastedildiği anlaşılmaktadır.

Bu durum önemli bir uyarıdır:

Kur’an’da “elleri kesmek” ifadesinin fiziksel anlamda kullanıldığı örnekler vardır.

Dolayısıyla yalnızca “el kelimesi mecazî kullanılmıştır” diyerek Mâide 38’in kesin olarak mecaz olduğunu söylemek yeterli değildir.
Fakat burada başka bir soru ortaya çıkar: Firavun’un tehdidindeki fiziksel kullanım, Mâide 38’de de aynı anlamın zorunlu olarak bulunduğunu gösterir mi? Hayır. Çünkü Kur’an’da aynı kelime veya fiil farklı bağlamlarda farklı anlamlar taşıyabilir. Önemli olan, ilgili ayetin kendi bağlamıdır.

Mâide 38’de hırsızlık yapan erkek ve kadından söz edilmekte, yaptıklarına karşılık ve “Allah’tan caydırıcı bir ceza” olarak “ellerinin kesilmesi” ifade edilmektedir.

Buradaki “el”, kişinin hırsızlık yapmasını sağlayan güç, imkân ve tasarruf alanını temsil ediyor olabilir. “Elini kesmek” de hırsızlığın elini kesmek, yani kişinin hırsızlık yapma imkânını ortadan kaldırmak veya onu ağır ve caydırıcı bir yaptırımla bu davranıştan uzaklaştırmak anlamında anlaşılabilir.

Bu yorum, ayette geçen “caydırıcı ceza” ifadesini de anlamlı bir biçimde açıklamaktadır. Ancak burada da dikkatli olmak gerekir. “Mecazdır” dediğimiz anda ayetin öngördüğü yaptırımı belirsizleştiremeyiz. Çünkü ayet açıkça bir karşılık ve caydırıcı ceza öngörmektedir. Dolayısıyla mecazî yorum, “hırsıza hiçbir ceza verilmez” anlamına gelemez. Kur’an’ın amacı yalnızca cezalandırmak değildir. Kur’an adaleti, ıslahı ve toplumun korunmasını birlikte ele alır.

Mâide suresinin devamında şöyle buyurulur:
“Kim yaptığı zulümden sonra tevbe eder ve kendini düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Mâide, 5/39)
Bu ayet, hırsızlık olayının ardından tevbe ve ıslahın da önem taşıdığını göstermektedir. Fakat ayetten, tevbe eden herkesin dünyadaki yaptırımdan mutlaka kurtulacağı sonucunu çıkarmak da doğru değildir. Ayetin açıkça söylediği, Allah’ın tevbe eden ve kendisini düzelten kişinin tevbesini kabul edeceğidir.

Mâide suresindeki başka bir ilke de hüküm verirken adaletten ayrılmamaktır:
“Bir topluluğa duyduğunuz kin sizi adaletten saptırmasın. Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır.”
(Mâide, 5/8)

Yine:
“Eğer hükmedecek olursan aralarında adaletle hükmet. Şüphesiz Allah adaletli davrananları sever.”
(Mâide, 5/42)
Bütün bunlar bize şunu gösterir: Mâide 38’i tek başına okuyup yalnızca bedensel cezaya odaklanmak, ayetin içinde bulunduğu daha geniş Kur’an’î çerçeveyi gözden kaçırabilir.

Burada bir başka önemli ayrım daha yapılmalıdır.

Eğer “ellerini kesin” ifadesini fiziksel anlamda kabul edersek bile, Kur’an’ın söylemediği ayrıntıları Kur’an’ın hükmüymüş gibi sunamayız. Ayet, elin tam olarak nereden kesileceğini, hangi araçla kesileceğini, uygulamanın bütün şartlarını ve teknik ayrıntılarını açıklamamaktadır. Bu nedenle “fiziksel el kesme” sonucuna ulaşan bir kimse bile, bunun üzerine geleneksel hukuk sistemlerinin bütün ayrıntılarını doğrudan Allah’ın hükmü olarak sunmamalıdır.

Aynı şekilde “mecazîdir” diyen kişi de ayetin açıkça bir yaptırım öngördüğünü yok saymamalıdır.

Öyleyse mesele iki aşamada ele alınmalıdır. Birinci aşama, “ellerini kesin” ifadesinin anlamıdır. İkinci aşama ise bu anlamdan hangi uygulama hükümlerinin çıkarılabileceğidir.

Bu ikisini birbirine karıştırdığımız zaman Kur’an’ın söylediğinden daha fazlasını söylemeye başlarız. Bütün bu değerlendirmelerden sonra benim Kur’an merkezli kanaatim şudur:

Mâide 38’deki “ellerini kesin” ifadesini kesin ve tartışmasız biçimde fiziksel elin bilekten kesilmesi şeklinde anlamak zorunda değiliz. Kur’an’da “el” kelimesinin mecazî kullanımları vardır. “Kesmek” fiilinin de mecazî kullanımları bulunmaktadır. Yûsuf 31 ise fiziksel el kesmenin kesin delili değildir.

Buna karşılık, Kur’an’ın başka ayetlerinde “elleri ve ayakları kesmek” ifadesinin fiziksel anlamda kullanıldığı da açıktır. Bu nedenle fiziksel anlamı tamamen imkânsız veya Kur’an’a aykırı ilan etmek de doğru değildir.

Fakat Mâide 38’in bağlamında ayetin asıl vurgusu hırsızlığa karşı caydırıcı bir yaptırım konulmasıdır. “El kesmek” ifadesinin, hırsızlığın gücünü ve imkânını ortadan kaldıran ağır bir yaptırım anlamında mecazî olarak anlaşılması Kur’an’ın diline aykırı değildir.

Bu sebeple mecazî yorumu daha güçlü bir ihtimal olarak görüyorum. Ancak bunu “Kur’an kesin olarak mecazı emretmiştir” şeklinde değil, Kur’an’ın bütünlüğü içinde ulaşılan bir anlamlandırma olarak ifade etmek gerekir.

Burada önemli olan, geleneksel anlayışı korumak veya ona karşı çıkmak değildir. Önemli olan Allah’ın kitabını kendi bütünlüğü içinde anlamaktır.

Çünkü Kur’an’ın söylediği ile insanların Kur’an’dan çıkardığı hükümleri birbirinden ayırmak zorundayız.

Kur’an bize hırsızlığı meşrulaştırmaz. Hırsızlığa karşı caydırıcı bir yaptırım öngörür. Fakat bu yaptırımın niteliğini belirlerken ayetin dilini, Kur’an’ın genel kullanımını, adalet ilkesini ve ayetin bağlamını birlikte değerlendirmemiz gerekir.

Sonuç olarak:
Mâide 38’deki “ellerini kesin” ifadesini mutlaka fiziksel elin kesilmesi şeklinde anlamak zorunlu değildir. Kur’an’ın dilinde “el” ve “kesmek” mecazî anlamlarda kullanılmaktadır. Yûsuf 31 de fiziksel el kesmenin kesin delili değildir. Bu nedenle ayetin, hırsızlığın gücünü ve imkânını ortadan kaldıran ağır ve caydırıcı bir yaptırım anlamında mecazî olarak anlaşılması mümkündür ve bana göre Kur’an bütünlüğünde daha isabetli bir yorumdur.

Fakat bu yorumu savunurken ayetin açıkça ortaya koyduğu “karşılık” ve “caydırıcı ceza” anlamını da ortadan kaldırmamak gerekir.

Ve en önemlisi:
Kur’an’ın söylediğini Allah’ın sözü olarak kabul etmeli, Kur’an’ın söylemediği ayrıntıları ise Allah’a söyletmemeliyiz.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

BÜTÜN VARLIĞINLA ALLAH’A YÖNELMEK

BÜTÜN VARLIĞINLA ALLAH’A YÖNELMEK - Özet

İnanç ve ibadet, insan hayatının önemli unsurlarıdır. Ancak Allah’a yönelmek, yalnızca ibadetlerle sınırlı bir davranış değildir. İnsan; düşüncesiyle, inancıyla, ahlakıyla, davranışlarıyla ve yaptığı işlerle Rabb’ine yönelmelidir. Kur’an, bu yönelişin insanın bütün varlığını kapsaması gerektiğini bildirir:

“Rabb’inin adını an ve bütün varlığınla O’na yönel.”
(Müzzemmil, 73/8)

Bu ayetteki “bütün varlığınla O’na yönel” ifadesi, Allah’a yönelişin hayatın yalnızca belirli bir alanına sıkıştırılamayacağını gösterir. Allah’a yönelen insan, sadece ibadet eden değil; aynı zamanda doğruyu gözeten, adaletten ayrılmayan, emanete riayet eden, haksızlık yapmayan, insanlara karşı merhametli ve dürüst olan insandır. Çünkü gerçek yöneliş, insanın hayatında karşılığı olan bir yöneliştir.

Allah’a yönelmek, insanın düşünce ve tercihlerini de Allah’ın bildirdiği ölçülere göre şekillendirmesidir. İnsan neyin doğru, neyin yanlış olduğuna yalnızca kendi arzusunu, çıkarını, geleneğini veya toplumun kabullerini ölçü alarak karar veremez. Vahyin gösterdiği doğruyu kabul etmek ve hayatını bu doğrultuda düzenlemek, Allah’a yönelişin temelidir. Bu nedenle Allah’a yönelmek, yalnızca dil ile ifade edilen bir inanç değil, bütün hayatı etkileyen bilinçli bir tercihtir.

Kur’an’da Allah’a yöneliş ile salih amel arasında doğrudan bir bağ kurulmaktadır:

“Kim tövbe eder ve salih amel işlerse, şüphesiz o, Allah’a gereği gibi yönelmiş olur.”
(Furkân, 25/71)

Bu ayet bize önemli bir gerçeği gösterir: Allah’a yönelmek sözde bırakılabilecek bir iddia değildir. İnsan gerçekten Rabb’ine yöneliyorsa, bunun hayatında görülmesi gerekir. Tövbe, insanın yanlışından dönmesini; salih amel ise bu dönüşün davranışlara yansımasını ifade eder. Dolayısıyla Allah’a yöneliş ile güzel ve doğru işler birbirinden koparılamaz.

Salih amel yalnızca bireysel ibadetlerden ibaret değildir. İnsanlara fayda sağlamak, adaleti gözetmek, haksızlığa karşı durmak, doğruluktan ayrılmamak, emanete sahip çıkmak, ihtiyaç sahibini gözetmek ve kimseye zulmetmemek de salih amelin hayat içindeki yansımalarıdır. Bir insan “Allah’a yöneldim” diyorsa, bu yöneliş onun insanlarla ilişkilerinde de kendisini göstermelidir. Çünkü asıl mesele, Allah’a yöneldiğini söyleyen insanın nasıl bir insana dönüştüğüdür.

Burada önemli olan nokta şudur: Allah’a yönelmek, insanın dünyadan ve hayattan uzaklaşması anlamına gelmez. Tam tersine, insanın hayatın içinde daha doğru, daha adil ve daha sorumlu bir insan olmasını gerektirir. Allah’a yönelen insanın yönü değiştikçe davranışları da değişmelidir. Düşüncesinde hakikati, davranışlarında doğruluğu, ilişkilerinde adaleti ve yaptığı işlerde iyiliği gözetmelidir.

Bu nedenle Allah’a yönelmek yalnızca kalbin bir duygusu olarak görülmemelidir. Elbette samimiyet ve iman bu yönelişin temelidir; fakat samimi yöneliş, insanın hayatında mutlaka bir karşılık bulur. Allah’a yönelen insan, nefsinin arzusunu değil hakkı; çıkarını değil adaleti; zulmü değil iyiliği; gösterişi değil ihlası tercih etmeye çalışır.

Sonuç olarak Kur’an’ın ortaya koyduğu anlayışta Allah’a yönelmek, insanın bütün varlığıyla Rabb’ine dönmesi ve bu yönelişi hayatına yansıtmasıdır. İnsan yalnızca ibadetlerinde değil, düşüncesinde, ahlakında, kararlarında ve insanlarla ilişkilerinde de Allah’ın gösterdiği ölçülere bağlı kalmalıdır. Çünkü gerçek yöneliş, insanın hayatını değiştiren yöneliştir.

Bütün varlığımızla Allah’a yönelmek, yalnızca Allah’a inanmak değil; O’nun gösterdiği hakikati hayatımızın ölçüsü haline getirmektir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

BÜTÜN VARLIĞINLA ALLAH’A YÖNELMEK - Özet

İnanç ve ibadet, insan hayatının önemli unsurlarıdır. Ancak Allah’a yönelmek, yalnızca ibadetlerle sınırlı bir davranış değildir. İnsan; düşüncesiyle, inancıyla, ahlakıyla, davranışlarıyla ve yaptığı işlerle Rabb’ine yönelmelidir. Kur’an, bu yönelişin insanın bütün varlığını kapsaması gerektiğini bildirir:

“Rabb’inin adını an ve bütün varlığınla O’na yönel.”
(Müzzemmil, 73/8)

Bu ayetteki “bütün varlığınla O’na yönel” ifadesi, Allah’a yönelişin hayatın yalnızca belirli bir alanına sıkıştırılamayacağını gösterir. Allah’a yönelen insan, sadece ibadet eden değil; aynı zamanda doğruyu gözeten, adaletten ayrılmayan, emanete riayet eden, haksızlık yapmayan, insanlara karşı merhametli ve dürüst olan insandır. Çünkü gerçek yöneliş, insanın hayatında karşılığı olan bir yöneliştir.

Allah’a yönelmek, insanın düşünce ve tercihlerini de Allah’ın bildirdiği ölçülere göre şekillendirmesidir. İnsan neyin doğru, neyin yanlış olduğuna yalnızca kendi arzusunu, çıkarını, geleneğini veya toplumun kabullerini ölçü alarak karar veremez. Vahyin gösterdiği doğruyu kabul etmek ve hayatını bu doğrultuda düzenlemek, Allah’a yönelişin temelidir. Bu nedenle Allah’a yönelmek, yalnızca dil ile ifade edilen bir inanç değil, bütün hayatı etkileyen bilinçli bir tercihtir.

Kur’an’da Allah’a yöneliş ile salih amel arasında doğrudan bir bağ kurulmaktadır:

“Kim tövbe eder ve salih amel işlerse, şüphesiz o, Allah’a gereği gibi yönelmiş olur.”
(Furkân, 25/71)

Bu ayet bize önemli bir gerçeği gösterir: Allah’a yönelmek sözde bırakılabilecek bir iddia değildir. İnsan gerçekten Rabb’ine yöneliyorsa, bunun hayatında görülmesi gerekir. Tövbe, insanın yanlışından dönmesini; salih amel ise bu dönüşün davranışlara yansımasını ifade eder. Dolayısıyla Allah’a yöneliş ile güzel ve doğru işler birbirinden koparılamaz.

Salih amel yalnızca bireysel ibadetlerden ibaret değildir. İnsanlara fayda sağlamak, adaleti gözetmek, haksızlığa karşı durmak, doğruluktan ayrılmamak, emanete sahip çıkmak, ihtiyaç sahibini gözetmek ve kimseye zulmetmemek de salih amelin hayat içindeki yansımalarıdır. Bir insan “Allah’a yöneldim” diyorsa, bu yöneliş onun insanlarla ilişkilerinde de kendisini göstermelidir. Çünkü asıl mesele, Allah’a yöneldiğini söyleyen insanın nasıl bir insana dönüştüğüdür.

Burada önemli olan nokta şudur: Allah’a yönelmek, insanın dünyadan ve hayattan uzaklaşması anlamına gelmez. Tam tersine, insanın hayatın içinde daha doğru, daha adil ve daha sorumlu bir insan olmasını gerektirir. Allah’a yönelen insanın yönü değiştikçe davranışları da değişmelidir. Düşüncesinde hakikati, davranışlarında doğruluğu, ilişkilerinde adaleti ve yaptığı işlerde iyiliği gözetmelidir.

Bu nedenle Allah’a yönelmek yalnızca kalbin bir duygusu olarak görülmemelidir. Elbette samimiyet ve iman bu yönelişin temelidir; fakat samimi yöneliş, insanın hayatında mutlaka bir karşılık bulur. Allah’a yönelen insan, nefsinin arzusunu değil hakkı; çıkarını değil adaleti; zulmü değil iyiliği; gösterişi değil ihlası tercih etmeye çalışır.

Sonuç olarak Kur’an’ın ortaya koyduğu anlayışta Allah’a yönelmek, insanın bütün varlığıyla Rabb’ine dönmesi ve bu yönelişi hayatına yansıtmasıdır. İnsan yalnızca ibadetlerinde değil, düşüncesinde, ahlakında, kararlarında ve insanlarla ilişkilerinde de Allah’ın gösterdiği ölçülere bağlı kalmalıdır. Çünkü gerçek yöneliş, insanın hayatını değiştiren yöneliştir.

Bütün varlığımızla Allah’a yönelmek, yalnızca Allah’a inanmak değil; O’nun gösterdiği hakikati hayatımızın ölçüsü haline getirmektir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

ALLAH’A DAHA YAKIN OLMANIN YOLU VAR MI?

 ALLAH’A DAHA YAKIN OLMANIN YOLU VAR MI?

İnsan hayatında bazen öyle bir arayışa girer ki, sahip olduğu hiçbir şey ona gerçek anlamda huzur vermez. Para vardır ama yetmez, insanlar vardır ama yalnızlık devam eder, ibadet vardır ama kalpte beklenen huzur bir türlü oluşmaz. İşte insan böyle zamanlarda kendisine şu soruyu sormaya başlar: “Allah’a daha yakın olmanın bir yolu var mı?”

Bu soru aslında çok önemli bir sorudur. Fakat önce “Allah’a yakın olmak” ifadesinden ne anladığımızı doğru belirlememiz gerekir. Çünkü Kur’an bize Allah’ın insana zaten çok yakın olduğunu bildiriyor. Dolayısıyla burada söz konusu olan, Allah’ın bize yaklaşması veya bizden uzaklaşması değildir. Asıl mesele, bizim Rabb’imize karşı konumumuzdur. Allah bize yakınken biz O’ndan uzaklaşabiliriz. Allah’ın bilgisi, kudreti ve gözetimi bizim üzerimizdedir; fakat insan kendi tercihiyle Rabb’ini hayatının dışına itebilir.

Kur’an bu gerçeği şöyle bildirir:
“Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını da biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.”
(Kāf, 50/16)
Dikkat edelim: Allah’ın insana yakınlığı zaten vardır. O hâlde “Allah’a yaklaşmak” dediğimizde, Allah ile aramızdaki fiziksel bir mesafenin kapanmasından söz etmiyoruz. Buradaki yakınlık, iman, teslimiyet, yöneliş, itaat, samimiyet ve Allah’ın ölçülerini hayatın merkezine alma yakınlığıdır. İnsan Rabb’ine yöneldikçe O’na olan bağlılığını güçlendirir. Uzaklaştıkça da kendi hevasının, tutkularının ve insanların oluşturduğu ölçülerin peşine düşer.

Belki de konunun en önemli noktası burasıdır. Çünkü Allah’a yakınlık, birtakım özel insanların sahip olduğu gizli veya ayrıcalıklı bir makam değildir. Allah ile insan arasına bir aracı koymayı gerektirmez. Bir tarikat büyüğüne, şeyhe, din adamına veya başka bir kişiye bağlanarak Allah’a yaklaşılmaz. Kur’an’ın ortaya koyduğu anlayışta insan ile Allah arasında böyle bir zorunlu aracı bulunmaz. İnsan doğrudan Rabb’ine yönelir, doğrudan O’ndan yardım ister ve doğrudan O’na hesap verir.

Bunu en açık biçimde Fâtiha’da görüyoruz:
“Yalnız Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz.”
(Fâtiha, 1/5)
Bu cümle, Allah ile insan arasındaki ilişkinin özünü ortaya koyar. “Yalnız Sana kulluk ederiz” derken kulluğun yönünü belirliyoruz. “Yalnız Senden yardım dileriz” derken de gerçek anlamda sığınılacak ve yardım istenecek makamın Allah olduğunu kabul ediyoruz.

Burada bir noktayı iyi anlamamız gerekir. İnsanlardan günlük hayat içinde yardım istemek elbette başka bir konudur. Bir hastanın doktora gitmesi, bir işte yardım istemesi veya gücü yeten birinden destek alması Allah’a ortak koşmak anlamına gelmez. Mesele, Allah’a ait olan bir yetkiyi Allah’tan başkasına vermektir. Dua etmek, mutlak anlamda yardım dilemek, görünmeyen alanlarda Allah’ın sahip olduğu yetkiyi başkasına tanımak başka bir şeydir. Kur’an’ın şirk konusunda yaptığı uyarı tam olarak bununla ilgilidir.

Kur’an şöyle sorar:
“Allah’ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek kimselere dua edenden daha sapkın kim olabilir?”
(Ahkâf, 46/5)
Bu ayetin ortaya koyduğu gerçek son derece açıktır. Allah’ın insana bu kadar yakın olduğu bir yerde insanın Allah’ı bırakıp başka varlıklara yönelmesi anlaşılması zor bir çelişkidir. İnsan bazen Allah’a ulaşmak için araya birilerinin girmesi gerektiğini zanneder. Oysa Kur’an’ın mesajı bunun tersidir: Allah’a yönelmek için Allah ile insan arasına zorunlu bir aracı koymaya gerek yoktur.

Peki, Allah’a yakın olmak istiyorsak ne yapacağız?

Öncelikle Rabb’imize yönelmemiz gerekir. Fakat yönelmek yalnızca dil ile “Allah’a yöneldim” demek değildir. İnsan hayatının yönünü gerçekten değiştirmelidir. Çünkü insanın nereye yöneldiğini sözlerinden çok tercihleri gösterir.

Bir insan Allah’a inandığını söyleyebilir. Fakat hayatının ölçüsü para ise, kararlarını sadece çıkarına göre veriyorsa, insanların beğenisini Allah’ın rızasının önüne koyuyorsa, yanlış olduğunu bildiği hâlde sırf alışkanlıkları nedeniyle yanlıştan vazgeçmiyorsa, burada ciddi bir sorgulama yapılması gerekir.

Allah’a yakınlık, hayatımızın merkezine kimi ve neyi koyduğumuzla ilgilidir.

Bazen insan Allah’a yakın olduğunu düşünür ama aslında kendi düşüncesine çok yakındır. Bazen Allah’ın kitabına bağlı olduğunu söyler ama geleneklerine, çevresine veya kendisine öğretilmiş kabullere daha fazla bağlıdır. Bazen “Allah ne buyuruyor?” sorusunu sormadan “Bizim büyüklerimiz ne demiş?” diye hareket eder.

Kur’an bu anlayışı açıkça eleştirir:
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları hiçbir şey anlamamış ve doğru yolu bulamamış idiyseler?”
(Bakara, 2/170)
Burada çok önemli bir ölçü ortaya konmaktadır. Geçmişten bir şey öğrenmek yanlış değildir. İnsanların tecrübelerinden yararlanmak da yanlış değildir. Yanlış olan, insanlardan gelen bir anlayışı sorgulanamaz hâle getirerek Allah’ın vahyinin önüne geçirmektir.

Allah’a yaklaşmak isteyen insanın önce ölçüsünü düzeltmesi gerekir. Çünkü ölçü yanlışsa yöneliş de yanlış olur.

İşte bu nedenle Allah’a yakınlığın ilk şartlarından biri, vahyi merkeze almaktır. Kur’an okunacak, anlaşılacak, üzerinde düşünülecek ve hayatın içinde karşılığı aranacaktır. Çünkü Allah’ın kitabı yalnızca okunup sevilecek bir kitap değil, insanın hayatına yön vermek üzere gönderilmiş bir rehberdir.

Kur’an kendisini şöyle tanımlar:
“Bu, ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da hikmet sahibi, her şeyden haberdar olan tarafından ayrıntılı biçimde açıklanmış bir kitaptır.”
(Hûd, 11/1)
Allah’a yakınlaşmak istiyorsak, Rabb’imizin bize ne söylediğini bilmek zorundayız. Allah’ın kitabını tanımadan Allah’ın istediği hayatı nasıl yaşayabiliriz? O’nun emirlerini, yasaklarını, öğütlerini ve ölçülerini öğrenmeden O’na nasıl bilinçli biçimde yönelmiş olabiliriz?

Burada ikinci önemli mesele ortaya çıkar: Bilmek yetmez, bilinenle yaşamak gerekir.
Çünkü insanın problemi her zaman bilgisizlik değildir. Bazen insan doğruyu bilir fakat doğru olanı yapmak istemez. Çıkarı doğruyu engeller. Gururu engeller. Alışkanlıkları engeller. Çevresi engeller. İnsanların ne diyeceği endişesi engeller.

Kur’an, insanların kendilerine bilgi geldikten sonra bile ayrılığa düşebildiklerini bildirir:
“Onlar, kendilerine bilgi geldikten sonra, aralarındaki haksızlık ve taşkınlık yüzünden ayrılığa düştüler.”
(Şûrâ, 42/14)
Demek ki bilgi tek başına insanı kurtarmıyor. Bilgiye karşı takınılan tavır önem taşıyor. İnsan bildiği hakikate teslim olmuyorsa, sahip olduğu bilgi onun için bir kurtuluş değil, sorumluluk hâline gelir. İşte Allah’a yakınlık burada başlıyor. İnsan öğrendiği hakikati hayatına taşımaya başladığında, Rabb’ine doğru gerçek bir yöneliş içine giriyor.

Bunun için insanın zaman zaman kendisiyle hesaplaşması gerekir. “Ben gerçekten Allah’ın istediği gibi mi yaşıyorum?” diye sormalıdır. “Kararlarımı verirken Allah’ın ölçülerini mi dikkate alıyorum, yoksa kendi çıkarımı mı?” demelidir. “İnsanların yanında başka, yalnız kaldığımda başka biri miyim?” diye düşünmelidir.

Çünkü Allah’a yakınlığın en önemli göstergelerinden biri samimiyettir.

İnsanların görmediği yerde de doğru olanı yapmak, Allah’ın gördüğünü bilerek yaşamaktır. İnsanlardan övgü beklemeden iyilik yapmak, gösterişten uzak durmaktır. Bir yanlış yaptığında onu savunmak yerine kabul edebilmek ve düzeltmeye çalışmaktır.

Allah’a yakın olmak, hiç hata yapmamak demek değildir. İnsan hata yapabilir. Önemli olan hatanın ardından hangi yöne döndüğüdür.

İşte burada tövbe ve dönüş büyük önem taşır. İnsan günaha düştüğünde, yanlış yaptığında veya Rabb’inin ölçüsünden uzaklaştığında, “Artık benim için dönüş yok” diye düşünmemelidir. Tam tersine, Allah’a yönelmelidir. Yanlışını kabul etmeli, pişman olmalı ve imkânı ölçüsünde onu düzeltmelidir.

Tevbe Suresi’nde Allah’ın mescitleri konusunda samimi bir şekilde temizlenmek isteyenlerden söz edilir:
“Orada temizlenmeyi seven insanlar vardır. Allah da temizlenenleri sever.”
(Tevbe, 9/108)
Burada yalnızca maddi bir temizlikten söz etmekle yetinmemek gerekir. İnsan Allah’a yaklaşmak istiyorsa kalbini de temizlemeye çalışmalıdır. Kibirden, riyadan, kinden, haksızlıktan, hasetten ve bile bile sürdürülen yanlışlardan uzaklaşmalıdır. Çünkü insanın dış görünüşüyle Allah’a yakın olduğunu göstermesi başka, iç dünyasını Rabb’ine açması başkadır.

Allah’a yaklaşmanın bir başka yolu da dua etmektir. Fakat dua yalnızca istek listesi hazırlayıp Allah’tan bir şeyler istemek değildir. Dua, insanın Rabb’ine yönelmesidir. Aczini kabul etmesidir. Her şeyi kontrol edemeyeceğini bilmesidir. Gücünün sınırlı olduğunu fark edip Allah’a sığınmasıdır.

İnsan dua ederken aslında kendi gerçek konumunu da fark eder. “Ben her şeye gücü yeten değilim. Ben muhtaç olanım. Rabb’im ise her şeyin sahibi ve hükmedicisi” der.

Fakat burada da dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır: Allah’a yakınlaşmak için özel mekânlara, özel kişilere, özel aracılara veya insan tarafından oluşturulmuş gizli yöntemlere ihtiyaç yoktur. İnsan Rabb’ine her yerde, her zaman ve doğrudan yönelebilir.

Çünkü Allah’ın insana yakınlığı zaten ortadadır.

Öyleyse “Allah’a daha yakın olabilir miyim?” sorusunun cevabı şudur: Allah bize uzak değildir; biz O’ndan uzaklaşabiliriz. Yakınlaşması gereken Allah değil, insandır. İnsan Allah’a yöneldikçe, O’nun kitabını hayatına ölçü yaptıkça, şirkten uzaklaşıp yalnızca O’na kulluk ettikçe, hatalarından dönüp kendisini düzeltmeye çalıştıkça Rabb’ine olan manevi bağlılığını güçlendirir.

Burada çok önemli bir ayrımı daha yapmak gerekir. Allah’a yakın olmak, Allah’ın zatına yaklaşmak anlamında değildir. Allah yaratılmışlara benzemez. İnsan ile Allah arasındaki ilişkiyi fiziksel mesafe üzerinden kurmak doğru değildir. Kur’an’ın anlattığı yakınlık, Allah’ın insana olan bilgisi, gözetimi, kudreti ve insanın Rabb’ine yönelişiyle ilgilidir.

Bu nedenle insan “Allah nerede?” sorusunu yalnızca bir mekân arayışı hâline getirmemelidir. Daha önemli soru şudur: “Ben Rabb’imin karşısında nasıl bir konumdayım?”

Allah’ın varlığını kabul etmek başka, O’na teslim olmak başkadır. Allah’ın bizi gördüğünü bilmek başka, gerçekten O’nun gördüğünü düşünerek yaşamaktır. Kur’an’ı evde bulundurmak başka, Kur’an’ın ölçülerini hayatımıza taşımak başkadır.

İnsan bazen Allah’a çok yakın olduğunu zannederken, aslında Allah’ın kitabından uzak bir hayat yaşayabilir. İşte bu yüzden insanın kendisini kandırmaması gerekir.

Allah’a yakınlığın ölçüsü, insanların bize verdiği sıfatlar değildir. Bir grubun bizi nasıl gördüğü, bir din adamının bizi nasıl değerlendirdiği veya çevremizin bizi ne kadar dindar kabul ettiği belirleyici değildir. Belirleyici olan, Rabb’imizin kitabının ortaya koyduğu ölçülere ne kadar bağlı olduğumuzdur.

Kur’an din konusunda parçalanmayı da bu açıdan uyarır:
“Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yapmakta olduklarını haber verecektir.”
(En‘âm, 6/159)
Allah’a yakınlık adına insanların oluşturduğu gruplara, kişilere ve geleneklere bağlanmak yerine Allah’ın kitabına yönelmek gerekir. Çünkü Allah’a ulaşmak için Allah’ın önüne insanları koyduğumuzda, farkında olmadan yönümüzü değiştirebiliriz.

O hâlde kendimize dürüstçe soralım: Allah’a gerçekten yakın olmak mı istiyoruz, yoksa Allah’a yakın olduğumuzu hissetmek mi? Bu ikisi aynı şey değildir.

Allah’a yakın olmak isteyen insan, önce kendisini sorgular. Yanlışını gördüğünde savunmaz. Gelenekle vahiy çatıştığında geleneği değil vahyi ölçü alır. Çıkarıyla hakikat karşı karşıya geldiğinde hakikati tercih etmeye çalışır. İnsanların beğenisiyle Allah’ın rızası arasında kaldığında, insanların alkışını değil Rabb’inin ölçüsünü önemser. Ve belki de en önemlisi, Allah’a yakınlığı başkalarının üzerinden aramaz. Çünkü Allah bize zaten şah damarımızdan daha yakındır.

Öyleyse mesele Allah’a ulaşmak için uzak bir yolculuğa çıkmak değildir. Mesele, Rabb’imizden uzaklaştıran şeyleri hayatımızdan çıkarmaktır. Şirki bırakmak, riyadan uzaklaşmak, kibri terk etmek, haksızlıktan vazgeçmek, nefsin peşinden sürüklenmemek, insan sözünü Allah’ın sözünün önüne geçirmemek ve vahyi hayatın gerçek ölçüsü hâline getirmektir.

Bütün bunların merkezinde ise tek bir yöneliş vardır: “Yalnız Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz.” İnsan bu cümlenin anlamını gerçekten hayatına taşıdığında, Allah’a yakınlığın ne olduğunu da anlamaya başlar. Çünkü Allah’a yakınlık, özel bir sınıfa ait olmak değil; Rabb’ine karşı samimi olmak, O’na yönelmek, O’nun ölçülerine teslim olmak ve hayatını bu ölçüler doğrultusunda yaşamaya çalışmaktır.

Sonunda insan şunu fark eder: Allah’a yakın olmak için Allah’ın uzaklara çekilmesini beklemeye gerek yoktur. Allah zaten yakındır. Değişmesi gereken Allah’ın konumu değil, bizim yönümüzdür.

Asıl soru artık “Allah’a nasıl yaklaşırım?” değil, şudur: “Beni Rabb’imden uzaklaştıran ne var?”
İnsan bu soruya dürüstçe cevap vermeye başladığında, Allah’a yönelişinin de gerçek anlamda başladığını anlayacaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.

aydinorhon.com

VAHİY İLE BAĞIN KOPMASI: ASIL FELAKET

 VAHİY İLE BAĞIN KOPMASI: ASIL FELAKET

Kur’an’da anlatılan helâk kıssalarına dikkatle bakıldığında, karşımıza yalnızca geçmişte yaşamış toplumların başına gelen olaylar çıkmaz. Bu kıssalar, insanlığın değişmeyen bir gerçeğini gözler önüne serer. Toplumlar bir anda çökmez, ahlaki bozulma bir gecede ortaya çıkmaz. Bir toplumun helâke sürüklenmesi de sebepsiz ve ani bir felaketle başlamaz. Önce düşünce ve değer dünyasında bir bozulma meydana gelir, doğru ile yanlış arasındaki sınırlar kaybolmaya başlar. Ardından adalet zedelenir, güçlü olanın sözü hakikatin önüne geçer ve zulüm hayatın sıradan bir parçası hâline gelir. Sonunda ise toplum, kendi elleriyle hazırladığı çöküşle yüzleşir. Bu nedenle Kur’an’da anlatılan tufan, deprem, kasırga veya korkunç ses gibi olaylar asıl sebep değildir. Bunlar, uzun zamandır içten içe çürümüş bir yapının son sahnesidir. Asıl çöküş, vahyin rehberliğinin terk edilmesiyle başlar.

Vahiy, insana yalnızca birtakım dinî bilgiler vermez; hayatın ölçüsünü belirler. Doğru ile yanlışı, hak ile batılı, adalet ile zulmü birbirinden ayırır. İnsan vahyin rehberliğinden uzaklaştığında, hayatını yönlendirecek sağlam ölçüyü de kaybetmeye başlar. Çünkü insanın arzuları ve çıkarları değişkendir. Kendi hevasını ölçü kabul eden insan, zamanla menfaatine uygun olanı doğru, işine gelmeyeni yanlış görmeye başlar. Böyle bir anlayışın hâkim olduğu toplumda güçlü olan haklı, zengin olan üstün ve çoğunluğun söylediği doğru kabul edilmeye başlanır. Haksızlık karşısında duyarlılık azalır ve insanların kendi çıkarlarını koruması, hakikatin önüne geçer.

Kur’an, insanın bu noktaya geldiğinde kendi arzularını belirleyici hâle getirdiğini bildirir:
“Hevasını ilâh edineni gördün mü? Allah onu bir bilgi üzere saptırmış, kulağını ve kalbini mühürlemiş, gözü üzerine de bir perde çekmiştir. Allah’tan sonra onu kim doğru yola iletebilir? Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?”
(Câsiye, 45/23)
İnsan kendi hevasını ölçü hâline getirdiğinde, değişmez hakikati kendi menfaatine göre yorumlamaya başlar. Hoşuna gideni kabul eder, çıkarına uymayanı ise görmezden gelir. Kur’an’da helâk edilen toplumların önemli problemlerinden biri de budur. Onlara elçiler gelmiş, uyarılmışlar ve doğru yol kendilerine gösterilmiştir. Sorun, hakikatin kendilerine ulaşmamış olması değil; kendilerine ulaşan hakikate karşı takındıkları tavırdır.

Şûrâ Suresi bu konuda çok önemli bir gerçeğe dikkat çeker:
“Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki haksızlık ve taşkınlık yüzünden ayrılığa düştüler…”
(Şûrâ, 42/14)
Bu ayette özellikle “kendilerine ilim geldikten sonra” ifadesi üzerinde durmak gerekir. Ayet, ayrılığın sebebini bilgisizlik olarak göstermiyor. Tam tersine, ilim kendilerine ulaştıktan sonra haksızlık ve taşkınlık sebebiyle ayrılığa düştüklerini bildiriyor. Demek ki insanın bozulması her zaman cehaletten kaynaklanmaz. İnsan bazen bilir ama bildiğine teslim olmaz; hakikati görür fakat çıkarı uğruna onu kabul etmek istemez. Bilmeyen insan öğrenebilir ve yanıldığını fark ettiğinde hatasını düzeltebilir. Fakat bildiği hâlde hakikati kendi çıkarına göre değiştiren insan, bilgisini de bozulmanın aracı hâline getirir.

Bu nedenle Kur’an’ın eleştirdiği şey yalnızca cehalet değildir. Bilgiyi, hakikati aramanın yerine üstünlük kurmanın ve kendi düşüncesini kabul ettirmenin aracı hâline getirmek de büyük bir sapmadır. İnsanların amacı doğruyu bulmak yerine kendi görüşlerini mutlaklaştırmak olduğunda ihtilaf kaçınılmaz hâle gelir. Ancak burada ortaya çıkan ihtilaf, samimi bir fikir ayrılığından çok, insanların hakikati ikinci plana atarak kendi üstünlüklerini ve çıkarlarını koruma çabasından kaynaklanır.

Kur’an, din konusunda ortaya çıkan parçalanmalara da dikkat çeker. Vahiy insanlara ortak bir ölçü sunarken, insanlar zamanla bu ölçüden uzaklaşıp kendi düşüncelerini ve geleneklerini merkeze aldıklarında ayrılıklar başlar. Her grup kendi anlayışını mutlak doğru kabul etmeye başladığında, Allah’ın kitabı üzerinde düşünmek yerine insanların oluşturduğu kabulleri savunmak esas hâle gelir.
“Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yapmakta olduklarını haber verecektir.”
(En’âm, 6/159)
Vahiy ortak ölçü olmaktan uzaklaştırıldığında insanların sözleri, gelenekler ve çeşitli dinî anlayışlar belirleyici hâle gelir. İnsanlar “Allah ne diyor?” sorusundan uzaklaşıp, daha çok “Bizim büyüklerimiz ne demiş?” veya “Bizim geleneğimiz ne söylüyor?” sorularıyla hareket etmeye başlarlar. Vahiy ile bağın kopması çoğu zaman açık bir reddedişle değil, Allah’ın sözü yanında başka ölçülerin zamanla belirleyici hâle gelmesiyle gerçekleşir. Sonunda insanlar Kur’an’a göre düşünmek yerine, önceden kabul ettikleri düşünceleri Kur’an’a onaylatmaya çalışırlar.

Kur’an, geçmiş toplumların önemli yanlışlarından birinin de atalarından devraldıkları anlayışları sorgulamadan takip etmek olduğunu bildirir:
“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları hiçbir şey anlamamış ve doğru yolu bulamamış idiyseler?”
(Bakara, 2/170)
Kur’an’ın karşı çıktığı şey geçmişten öğrenmek veya insan tecrübesinden yararlanmak değildir. Asıl problem, geçmişten devralınan anlayışları sorgulanamaz ve mutlak doğru kabul etmektir. Hiçbir insan sözü Allah’ın sözüyle aynı seviyeye çıkarılamaz. Vahiy ölçüdür; insanların sözleri ve yorumları ise bu ölçüye göre değerlendirilmelidir. Ölçü değiştiğinde din anlayışı da değişmeye başlar ve insanların ürettiği düşünceler Allah’ın kitabının önüne geçtiğinde, din vahyin bildirdiği şekliyle değil, insanların oluşturduğu anlayışlarla yaşanmaya başlanır.

Vahiyden uzaklaşmanın sonucu yalnızca inanç dünyasında ortaya çıkmaz; bu kopuş toplumsal hayata da yansır. Sağlam bir adalet ölçüsü kaybolduğunda güçlü olan kendisini haklı görmeye, zengin olan üstün kabul edilmeye ve makam sahibi olan dokunulmaz hâle gelmeye başlar. Zayıfın hakkı ise kolayca görmezden gelinir. Kur’an’ın helâk edilen toplumları anlatırken zulüm üzerinde durması bu nedenle son derece önemlidir.
“İşte o ülkeler… Halkları zulmettikleri zaman onları helâk ettik. Helâkleri için de bir zaman belirlemiştik.” (Kehf, 18/59)
Toplumsal çöküşün temelinde yalnızca yanlış bir inanç anlayışı değil, bu anlayışın hayata yansıyan sonuçları da vardır. Adaletsizlik, kibir, taşkınlık, sömürü ve insanların birbirlerinin haklarına riayet etmemesi, toplumun içten çürüdüğünü gösterir. Bu nedenle Kur’an kıssalarını yalnızca geçmişte yaşanmış felaket hikâyeleri olarak okumak yeterli değildir. Asıl önemli olan, o toplumların hangi yanlışlar sonucunda bu noktaya geldiklerini anlamak ve aynı yanlışların bugün farklı biçimlerde yaşanıp yaşanmadığını sorgulamaktır.

İsimler, coğrafyalar ve çağlar değişebilir; ancak insanın temel zaafları değişmez. Kibir, zulüm, çıkar uğruna hakikati gizlemek ve Allah’ın ölçüsünü bırakıp insan hevasını belirleyici kabul etmek, her dönemin ortak tehlikeleridir. Bu nedenle geçmiş toplumların kıssaları yalnızca tarihî bilgi vermek için anlatılmaz; insanın kendi hayatına ve yaşadığı topluma bakması için anlatılır.

Kur’an’ın insanlığa yaptığı çağrı, hayatın ölçüsünü yeniden Allah’a döndürme çağrısıdır. İnsan kendi başına mutlak ölçü olmaya kalktığında, zamanla bir insanı, bir geleneği, çoğunluğu, makamı veya kendi düşüncesini mutlaklaştırabilir. Vahiy ise insanı bütün bu değişken ölçülerden kurtararak Allah’ın gösterdiği ölçüye çağırır.
“Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin…”
(Âl-i İmrân, 3/103)
Allah’ın ipine sarılmak, Allah’ın gönderdiği rehberliği hayatın merkezine koymaktır. Bu yalnızca Kur’an’ı okumak veya ona saygı göstermek değildir; asıl mesele onu hayatın ölçüsü kabul etmektir. İnsanlar Kur’an’a inandıklarını söyleyebilir, onu okuyabilir ve büyük saygı da gösterebilirler. Fakat kararlarını ve hayatlarını başka ölçülere göre düzenlediklerinde, vahyin rehberliği fiilen hayatın dışına itilmiş olur.

Bu nedenle her insanın ve her toplumun kendisine sorması gereken temel soru şudur: Kur’an gerçekten hayatımızın ölçüsü müdür, yoksa yalnızca saygı duyduğumuz kutsal bir kitap mıdır? Bu soruya verilecek cevap, yalnızca din anlayışımızı değil, nasıl bir insan ve nasıl bir toplum olduğumuzu da belirler.

Toplumların yıkılışı önce binaların yıkılmasıyla başlamaz. Önce hakikat anlayışı bozulur, ardından ahlak zedelenir ve adalet ortadan kalkmaya başlar. Fiziksel yıkım meydana geldiğinde ise çoğu zaman içten başlayan çöküş zaten tamamlanmıştır. Kur’an’ın uyarısı da insanı, bu son aşamaya gelmeden önce düşünmeye ve yönünü yeniden belirlemeye çağırır. Vahye dönüş geçmişe dönüş değil; hakikate, adalete ve insan hayatını sağlam bir ölçü üzerinde yeniden kurmaya dönüş demektir. Asıl felaket, insanın dış dünyasında meydana gelen yıkım değil; hakikatten koparak kendi iç dünyasını ve yaşadığı toplumu adım adım çöküşe sürüklemesidir.

 

AYET NEDİR?

 AYET NEDİR?

Bir insana “Ayet nedir?” diye sorsanız, büyük ihtimalle şu cevabı alırsınız: “Kur’an’daki cümlelerdir.” Bu cevap yanlış değildir fakat eksiktir. Daha önemlisi, ayet kavramını sadece Kur’an’ın içindeki numaralandırılmış cümlelere indirgemek, Kur’an’ın bu kelimeye yüklediği geniş anlamı daraltmakta ve bazı ayetlerin yanlış anlaşılmasına sebep olmaktadır.

Kur’an’da ayet kelimesi sadece vahiy cümleleri için kullanılmaz. Allah’ın varlığını, kudretini, ilmini ve yaratmasını gösteren olaylar, varlıklar, deliller ve olağanüstü işaretler de ayet olarak ifade edilir. Ayet; işaret, belirti, delil ve insanı kendisinden daha büyük bir hakikate götüren gösterge anlamına gelir. Bu nedenle Kur’an’da “ayet” kelimesini gördüğümüz her yerde otomatik olarak “Kur’an’daki bir cümle” anlamını vermek doğru değildir. Kelimenin geçtiği bağlama bakmak gerekir.

Kur’an, ayetlerin sadece mushafın sayfalarında olmadığını açıkça bildirir. Gökyüzü, yeryüzü, gece, gündüz, yağmur, canlılar ve insanın kendi yaratılışı Allah’ın ayetleri olarak gösterilir.
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır.”
(Âl-i İmrân, 3/190)
Bu ayette sözü edilen ayetler Kur’an’ın cümleleri değildir. Göklerin ve yerin yaratılışı, gece ve gündüzün düzeni Allah’ın varlığına ve kudretine işaret eden deliller olarak ayet şeklinde ifade edilmektedir.

Kur’an başka bir ayette şöyle der:
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah’ın gökten indirip onunla ölümünden sonra yeryüzünü dirilttiği suda, yeryüzünde her türlü canlıyı yaymasında, rüzgârları yönlendirmesinde ve gökle yer arasında emre hazır bekletilen bulutlarda aklını kullanan bir topluluk için ayetler vardır.”
(Bakara, 2/164)
Burada gemi, yağmur, yeryüzünün ölümünden sonra dirilmesi, canlıların yaratılması, rüzgârlar ve bulutlar Allah’ın ayetleri olarak sunulmaktadır. Bunların hiçbiri Kur’an’daki cümleler değildir. Demek ki Kur’an’ın kullandığı anlamıyla ayet, Allah’ın varlığına ve kudretine işaret eden delildir.

Kur’an insanın kendisini de ayetlerin bulunduğu alanlardan biri olarak gösterir:
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında ve kendi nefislerinizin yaratılışında kesin olarak inanan bir toplum için ayetler vardır.”
(Câsiye, 45/3-4)

“Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ayetler vardır. Kendi nefislerinizde de. Görmüyor musunuz?”
(Zâriyât, 51/20-21)
İnsanın yaratılışı, bedenindeki kusursuz düzen, doğumu, ölümü ve hayatını devam ettiren sayısız sistem Allah’ın ayetlerindendir. Kur’an’ın “Kendi nefislerinizde de. Görmüyor musunuz?” sorusu, insanı önce kendisine bakmaya çağırmaktadır.

Evren Ayetlerle Doludur
Kur’an’ın kullandığı ayet kavramı, insanı sadece yazılı metne değil, bütün yaratılışa yöneltir. İnsan Allah’ın ayetleriyle yalnızca mushafı açtığında karşılaşmaz. Başını kaldırıp gökyüzüne baktığında, toprağa düşen bir tohumun ağaca dönüştüğünü gördüğünde, yağmurla kurumuş toprağın yeniden canlanmasına şahit olduğunda da ayetlerle karşılaşır.

Kur’an insanı bakmaya ve araştırmaya çağırır:
“De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da Allah’ın yaratmaya nasıl başladığına bakın.”
(Ankebût, 29/20)
Burada insandan sadece okuması değil, bakması, incelemesi ve düşünmesi istenmektedir. Çünkü ayet sadece seslendirilmez; görülür, araştırılır ve üzerinde tefekkür edilir.

Kur’an’ın ayetleri okunur, yaratılışın ayetleri ise gözlemlenir. Her ikisi de insanı aynı hakikate götürür: Yaratılmış olan, Yaratıcı’ya işaret eder.

Tarihte Yaşanan Olaylar Da Ayettir
Kur’an’da geçmiş toplumların başına gelen ibret verici olaylar da ayet olarak ifade edilir. Firavun’un boğulmasından sonra bedeninin korunması buna açık bir örnektir:
“Bugün senin bedenini kurtaracağız ki senden sonra geleceklere bir ayet olasın. Şüphesiz insanların çoğu bizim ayetlerimizden gerçekten habersizdir.”
(Yûnus, 10/92)
Firavun’un bedeni Kur’an’daki bir cümle değildir. Ancak kendisinden sonra gelecek insanlar için bir işaret, delil ve ibret olması amacıyla “ayet” olarak ifade edilmiştir. Bu da gösteriyor ki ayet bazen yaratılışta, bazen tarihte yaşanan bir olayda karşımıza çıkar.

Nebilere verilen olağanüstü işaretler de Kur’an’da ayet kavramı içerisinde değerlendirilir. Bugün “mucize” olarak adlandırdığımız birçok olay, Kur’an’ın dilinde Allah’ın kudretine işaret eden ayetlerdir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır: İnsan alıştığı olayları sıradan kabul ettiği için onların da birer ayet olduğunu çoğu zaman fark etmez. Bir bebeğin anne rahminde oluşması, küçücük bir tohumun devasa bir ağaca dönüşmesi veya ölü toprağın yağmurla yeniden canlanması alışılmış olduğu için sıradan görünür. Oysa Kur’an bunların tamamını Allah’ın ayetleri olarak sunar.

Ayeti Görmek Ve Anlamak
Allah’ın ayetleri herkesin önündedir fakat herkes gördüğünden aynı sonucu çıkarmaz. Kur’an bu nedenle insanları sürekli düşünmeye ve akıllarını kullanmaya çağırır.
“Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ayetler vardır.”
(Rûm, 30/21)
Ayet vardır fakat herkes ayeti göremez. Delil vardır fakat herkes delilden sonuç çıkarmaz. İnsan her gün kendi bedenini taşır fakat kendi yaratılışı üzerinde düşünmeyebilir. Her gün gece ve gündüzü yaşar fakat bu düzenin neye işaret ettiğini sorgulamayabilir.

Ayetin görülmesi gözle, anlaşılması ise akıl ve tefekkürle ilgilidir.

Bakara 106. Ayet Ve Ayet Kavramı
Ayet kelimesinin doğru anlaşılması Bakara Suresi 106. ayetin yorumunda da önemlidir.
“Biz herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah'ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?”
(Bakara, 2/106)
Bu ayette dikkat edilmesi gereken önemli nokta, Arapça metinde “hüküm” kelimesinin bulunmamasıdır. Metinde geçen kelime sadece âyet kelimesidir. Buna rağmen bazı çevirilerde “bir ayetin hükmünü” şeklinde bir anlam verilerek okuyucunun zihninde sanki Kur’an’daki bir hükmün kaldırılıp yerine başka bir hükmün getirildiği düşüncesi oluşturulmaktadır.

Oysa “hüküm” kelimesi ayetin aslında yoktur. Bu nedenle tercümeye “hükmünü” ilavesini yapmak, yorumun doğrudan çevirinin içerisine yerleştirilmesi anlamına gelir.

Ayrıca Kur’an’da ayet kelimesi sadece vahiy cümleleri için kullanılmadığından, Bakara 106’daki ayet kelimesini peşinen “Kur’an’daki bir hüküm” olarak kabul etmek doğru bir yaklaşım değildir. Kur’an’ın başka yerlerinde aynı kavramın çoğulu olan âyât, Allah’ın yaratılıştaki delilleri, Nebilere verilen işaretler, tarihî olaylar ve vahiy için kullanılmaktadır.

Bu nedenle önce şu soruyu sormak gerekir: Bakara 106’da sözü edilen ayet nedir? Bir vahiy ayeti mi, önceki topluluklara gösterilen bir işaret mi, bir mucize mi, yoksa Allah’ın insanlara sunduğu başka bir delil mi? Bu sorular cevaplanmadan “ayet” kelimesini doğrudan “hüküm” anlamına indirgemek mümkün değildir.

Ayetin Görevi Hakikate İşaret Etmektir
Bir işaret, kendisini değil, gösterdiği şeyi anlatır. Yol kenarındaki tabela nasıl insanı gideceği yöne yönlendiriyorsa, ayet de insanı kendisinden öte bir hakikate yöneltir.

Gökyüzü bir ayettir; insan gökyüzüne bakarak Yaratıcı’nın kudretini düşünmelidir. İnsan kendi yaratılışında bir ayetle karşılaşır; kendisini yaratan Rabb’ini tanımaya yönelmelidir. Kur’an’ın ayetleri de sadece okunup geçilmek için değil, anlaşılmak ve insanın hayatına yön vermek için indirilmiştir.

Kur’an, Allah’ın ayetlerinin hem insanın çevresinde hem de kendi içinde bulunduğunu şöyle bildirir:
“Onlara ayetlerimizi hem ufuklarda hem kendi nefislerinde göstereceğiz ki onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun.”
(Fussilet, 41/53)
Bu ayette geçen ayetlerin Kur’an’daki cümleler olmadığı açıktır. Çünkü Allah, ayetlerini ufuklarda ve insanların kendi nefislerinde göstereceğini bildirmektedir. Demek ki ayetler sadece mushafın satırlarında değildir. İnsan nereye bakarsa baksın, Allah’ın varlığına ve kudretine işaret eden delillerle karşılaşmaktadır.

Sonuç
“Ayet nedir?” sorusuna “Kur’an’daki cümlelerdir” demek yanlış değildir, fakat Kur’an’ın ayet kavramına yüklediği anlamı tam olarak karşılamaz.

Kur’an’ın cümleleri ayettir. Ancak göklerin ve yerin yaratılışı da ayettir. Gece ve gündüz ayettir. Yağmur ayettir. İnsan ayettir. Tarihte yaşanan ibret verici olaylar ayettir. Nebilere verilen olağanüstü işaretler ayettir.

Ayet; Allah’ın varlığına, kudretine, ilmine ve yaratmasına işaret eden delildir.

Kur’an insana sadece kitabın sayfalarını okumayı öğretmez. Aynı zamanda gökyüzüne bakmasını, yeryüzünü incelemesini, kendi yaratılışı üzerinde düşünmesini ve geçmişten ibret almasını ister.

İnsan iki farklı alanda Allah’ın ayetleriyle karşılaşır: İndirilmiş vahiyde ve yaratılmış evrende. Biri okunur, diğeri gözlemlenir. Fakat ikisinin de işaret ettiği hakikat aynıdır.

Allah vardır. Allah yaratandır. Allah bilir. Allah her şeye gücü yetendir.

İşte ayet, insanı bu hakikate götüren ilahi işarettir.

Aynı başlıktaki daha kapsamlı bilgiler için aşağıdaki web adresinde yer alan makaleyi inceleyebilirsiniz.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.

aydinorhon.com

  KUR’AN’A İMAN VE UYGULAMA Kur’an’a iman etmek, yalnızca “Kur’an Allah’ın kitabıdır” demekle tamamlanan bir inanç değildir. Kur’an’ın All...