ARKADAŞIM NEBİ MUHAMMED

ARKADAŞIM NEBÎ MUHAMMED

Şimdi başlığı bir kez daha oku.
Evet, bilerek böyle yazdım.
Çünkü biliyorum: Bu başlık bazılarını rahatsız edecek. Hatta kimileri daha ilk kelimede kaşlarını çatacak, kimileri “edepsizlik” diyecek, kimileri de okumadan hükmünü verecek. Ama olsun. Belki bu rahatsızlık, bir kişinin bile Kur’an’ı açıp bakmasına vesile olur. Belki bir kişi, yıllardır alışkanlıkla savunduğu bir düşünceyi yeniden gözden geçirir. Belki de sadece şunu sorar:

“Kur’an, Allah’ın elçisi hakkında gerçekte ne söylüyor?

Benim derdim tam olarak bu.

Biz, Nebî Muhammed’i çok sevdiğimizi söyleriz. Dillerimizden salavat düşmez. Camilerde adı geçtiğinde eller göğse gider, başlar öne eğilir. Sakal-ı Şerif ziyarete çıkarıldığında insanlar ağlar, cam fanusun önünde titrer, mendiller sürülür. Bunların hepsi “sevgi” olarak sunulur.
Ama sevgi, bilgiyle desteklenmiyorsa, zamanla alışkanlığa, ardından da fark edilmeden sapmaya dönüşebilir.

Kur’an’ın tanıttığı Nebî Muhammed ile bizim zihinlerimizde büyüttüğümüz Muhammed figürü arasında ciddi bir mesafe oluştuysa, işte orada durup düşünmek zorundayız.

“ARKADAŞINIZ” DİYE BAŞLAYAN BİR HİTAP

Kur’an’ın çok çarpıcı bir üslubu vardır. Allah, elçisinden bahsederken çoğu zaman şöyle der:

“Arkadaşınız…”

Bu ifade, sarsıcıdır. Çünkü mesafeyi kapatır. İlahi bir varlıktan değil, ulaşılmaz bir mitolojik kahramandan değil; içinizden birinden söz eder.

A‘raf Suresi 184. ayette bu gerçek apaçık ortaya konur:

“Onlar hiç düşünmediler mi ki, arkadaşlarında (Nebi’de) delilikten hiçbir eser yoktur. O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.”

Bakın, ayetin dili çok nettir.
– Arkadaşınız
– Delilik yok
– Uyarıcı

Bu üç vurgu, aslında Nebî Muhammed’e yüklenen pek çok yanlış algıyı yerle bir eder.

Çünkü tarih boyunca sadece düşmanları değil onu anlamayan bazı takipçileri de Nebî Muhammed’i insan üstü bir noktaya taşıdı. Kimileri onu doğmadan mucize yapan hikâyeler anlattı, kimileri gölgesiz yürüttü, kimileri kâinat onun için yaratıldı dedi.
Oysa Kur’an, daha en baştan şunu söylüyor:

“O sizin gibi bir insan. Ama vahiy alan bir insan.”

DELİLİK İDDİASI VE KUR’AN’IN NET TAVRI

İlginçtir: Nebî Muhammed’e yöneltilen en eski ithamlardan biri “delilik”tir. Mekke müşrikleri, onun getirdiği mesajla yüzleşmek yerine, mesajı değersizleştirmeye çalıştılar.
Bugün de benzer bir refleks yok mu?
Bir düşünceyle yüzleşemeyen insan, o düşünceyi getiren kişiyi küçültmeye çalışmaz mı?

Kur’an bu ithama sadece bir yerde değil, defalarca cevap verir. Sebe Suresi 46. ayette şöyle buyrulur:

“De ki: ‘Size sadece bir öğüt veriyorum: Allah için ikişer ikişer, teker teker kalkın ve düşünün. Arkadaşınızda cinnetten eser yoktur. O, şiddetli bir azaptan önce sizi uyaran bir elçidir.’”

Buradaki vurgu çok değerlidir:
Düşünün.
Kur’an, iman etmeden önce bile düşünmeyi ister. Körü körüne bağlılık değil, bilinçli yöneliş talep eder.

Nebî Muhammed’in görevi burada netleşir:
O bir uyarıcıdır.
Ne tanrı, ne yarı tanrı, ne evrenin gizli yöneticisi.

UYARICI OLMAK NE DEMEKTİR?

Uyarıcı olmak, üstünlük taslamak değildir.
Uyarıcı olmak, insanları korkutarak kendine bağlamak hiç değildir.
Uyarıcı olmak; sevmediği hâlde gerçeği söyleyebilmektir.

Günlük hayattan düşünelim:
Gerçek bir dost, seni yanlışta gördüğünde susmaz. Kırılacağını bilse bile uyarır.
İşte Nebî Muhammed’in konumu tam olarak budur.

O, insanların hoşuna gitsin diye konuşmamıştır.
O, geleneklere dokunmuştur.
O, çıkar düzenlerini sarsmıştır.
O, putları sadece Kâbe’den değil, zihinlerden indirmeye gelmiştir.

Bu yüzden sevilmemiştir.
Bu yüzden yalnız kalmıştır.
Bu yüzden “deli”, “büyücü”, “şair” denmiştir.

Ama Kur’an, onun arkasında dimdik durur.

“BEN DE SİZİN GİBİYİM”

Fussilet Suresi 6. ayet, belki de bu konudaki en dengeleyici ayettir:

“De ki: ‘Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana, ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyediliyor.’”

Bu ayet, iki uç noktayı da kapatır.
– Onu sıradanlaştırıp değersizleştirmeyi
– Onu insanlıktan çıkarıp kutsallaştırmayı

Nebi Muhammed insandır.
Acıkır, üzülür, sevinir, hata yapmaktan sakınır, dua eder, korkar.
Ama aynı zamanda vahiy alır. İşte fark burada başlar ve burada biter.

Bizim örnek almamız gereken şey de budur:
Onun insan olarak vahye teslim oluşu.

CAMİDEKİ REFLEKSLER VE SORGULANMAYAN ALIŞKANLIKLAR

Bir camiye gir.
Allah’ın adı anıldığında huşu olur, evet.
Ama Nebî Muhammed’in adı anıldığında ne olur?

Eller göğse gider.
Sesler yükselir.
Toplu salavat getirilir.

Peki hiç düşündük mü:
Kur’an bunu emreder mi, yoksa biz mi zamanla böyle bir refleks geliştirdik?

Daha da önemlisi:
Aynı hassasiyeti Kur’an ayetleri okunurken gösteriyor muyuz?

Bir Sakal-ı Şerif ziyareti düşün.
Cam fanusun önünde insanlar ağlıyor.
Ama o fanusun yanında açık duran Kur’an’a bakan yok.

Bu bir çelişki değil mi?

Eğer Nebî Muhammed bugün aramızda olsaydı, sence hangisini işaret ederdi?
Camdaki sakalı mı, yoksa raftaki kitabı mı?

“YAŞAYAN KUR’AN” NE DEMEKTİR?

Sık duyduğumuz bir ifade vardır:
“Nebi yaşayan Kur’an’dır.”

Bu söz doğru anlaşılırsa çok değerlidir, yanlış anlaşılırsa çok tehlikelidir.

Yaşayan Kur’an demek,
Kur’an’ın yerine geçen insan demek değildir.
Kur’an’ın hayatta nasıl uygulanacağını gösteren insan demektir.

Bu yüzden Nebî Muhammed’in, Kur’an’a uygun olan yaşantısı örnektir.

Kur’an dışı bir söz, ona isnat edilse bile bağlayıcı değildir.
Çünkü Allah çok net bir uyarı yapar:

“Eğer elçi bize isnat ederek bazı sözler uydursaydı, onu kıskıvrak yakalardık…” (Hakka 44-46)

Bu ayet, Nebî Muhammed’i koruduğu kadar, bizim uydurduklarımızdan da korur.

ŞİRK TEHLİKESİ VE SEVGİNİN SINIRI

Nisa 116. ayet, bu konunun mihenk taşıdır:

“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz.”

Şirk, sadece “Allah’ın yanında başka tanrılar” demek değildir.
Şirk bazen aşırı sevgidir.
Şirk bazen sorgusuz yüceltmedir.
Şirk bazen “o olmasaydı Allah bizi sevmezdi” demektir.

Oysa Allah, sevgisini kimseye devretmez.

Nebî Muhammed’in en büyük mücadelesi de zaten buydu:
İnsanları Allah ile araya kimseyi koymamaya çağırmak.

SON SÖZ: GERÇEK SEVGİ

Gerçek sevgi,
– Bilerek sevmektir
– Tanıyarak bağlanmaktır
– Abartmadan örnek almaktır

Ben Nebî Muhammed’i bu yüzden “arkadaşım” diye anıyorum.
Çünkü Kur’an böyle diyor.
Çünkü o, benim gibi bir insanın, vahye tutunarak nasıl ayağa kalkabileceğini gösterdi.

Onu ilahlaştırmaya değil,
Onun gibi vahye teslim olmaya ihtiyacımız var.

İşte gerçek salavat da budur.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.comFormun Üstü

 

 

Nesh Gerçeği: Kur’an’da Hüküm Değişimi Değil, Hakikatin Yeniden Yerine Konması

 Nesh Gerçeği: Kur’an’da Hüküm Değişimi Değil, Hakikatin Yeniden Yerine Konması

Kardeşim, “nesh” denildiğinde çoğu insanın aklına hemen “Allah bir hükmü kaldırdı, yerine yenisini koydu” gibi bir düşünce geliyor. Ama bu anlayış, Kur’an’ın özüne ve Allah’ın kudretine uygun düşmüyor. Çünkü bu, sanki Allah önceden bir şeyi bilmemiş de sonradan farkına varmış gibi bir izlenim oluşturuyor ki, bu Allah’a yakışmaz. Kur’an’a baktığımızda “nesh” kelimesinin aslında iki farklı anlamda kullanıldığını görüyoruz.

Birinci anlamı; nebilerin vefatından sonra, onların getirdiği vahyi bilgilerin insanlar tarafından tahrif edilmesi, yani helalin haram, haramın helal yapılmasıyla ilgilidir. Bu durumda Allah, yeni bir elçi göndererek o yanlışları düzeltir, kelimeleri ait oldukları yere koyar.

İkinci anlamı ise, zamanla gelişen teknoloji ve yeniliklerle ilgilidir. Nasıl ki yeni icatlar çıktıkça eskileri tedavülden kalkıyorsa, neshin ikinci yönü de budur. Yani bir şeyin yerini daha faydalı, daha gelişmiş bir şeyin alması.

Ama gel önce birinci anlam üzerinde biraz duralım.

Bak kardeşim, Bakara Suresi 106. ayette şöyle buyruluyor:
“Biz, daha hayırlısını veya bir benzerini getirinceye kadar hiçbir ayeti neshetmeyiz (yürürlükten kaldırmayız) veya unutturmayız. Bilmez misin ki Allah, her şeye güç yetirendir.” (2/106)

Şimdi bu ayeti birçok kişi yanlış anlamış. Sanki Allah bir hükmü kaldırıp yerine yenisini koyuyormuş gibi yorumlamışlar. Oysa bu, Allah’a eksiklik atfetmek olur. Çünkü Allah, “unutmaz” ve “yanılmaz”. O halde nesh edilen şey ne?

Kur’an’ın bu konudaki açıklamasını görmek için bir önceki ayete bakalım:
“Kitap ehlinden olan kâfirler ve müşrikler, Rabbinizden üzerinize bir hayrın indirilmesini arzu etmezler...” (2/105)

İşte nesh edilen ayet, bu bağlamda, kitap ehlinin yanlış din anlayışlarıyla ilgilidir. Yani Allah’ın bir hükmü değiştirmesi değil; insanların bozduğu, tahrif ettiği din anlayışlarının düzeltilmesidir.

Kur’an’ın bu konuyu anlatış biçimi de dikkat çekicidir. Bir konuyu hikaye gibi baştan sona anlatmaz; parçaları farklı surelerde serpiştirir. O yüzden bir meseleyi anlamak istiyorsak, o konuyla ilgili bütün ayetleri bir araya getirip adeta bir bina inşa eder gibi düşünmemiz gerekir. Nasıl ki bir bina kumla, çakılla, çimentoyla, demirle bir araya gelirse; Kur’an’da da hakikatin bütünü, ayetlerin bir araya getirilmesiyle ortaya çıkar.

 

Ayetin Gerçek Anlamı

Bakara 106’daki “nesh” kelimesini daha iyi anlamak için “ayet” kavramına da dikkat etmek gerekiyor. Kur’an’da “ayet” sadece Kur’an’daki cümleleri değil, aynı zamanda Allah’ın yarattığı her şeyi ifade eder. Güneş de bir ayettir, yağmur da bir ayettir, hatta bir kuşun varlığı bile ayettir. Helal de, haram da, savaş da, barış da birer ayettir.

O hâlde “Biz bir ayeti neshederiz” ifadesi, “Biz bir dönemde bozulan bir anlayışı kaldırır, yerine doğru olanı koyarız” anlamına gelir. Allah’ın kastettiği, bir vahyin hükmünü kaldırmak değil, o vahyin insanlar tarafından çarpıtılmış hâlini düzeltmektir.

Nitekim Tevrat ve İncil’in zamanla tahrif edilmesiyle, o toplumlarda helaller haram, haramlar helal hâle getirilmişti. Allah, Muhammed’e gönderdiği vahiy ile bu bozuk anlayışları düzeltti. Ayette anlatılan nesh de işte budur.

A’râf Suresi 157. ayette bu açıkça ifade edilir:
“O (Resul), onlara marufu emreder, münkeri yasaklar, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılar ve üzerlerindeki zincirleri indirir...”

Yani Resul, bozulmuş din anlayışlarını düzeltmiştir. Tevrat ve İncil’in özünde zaten helal ve haramlar aynıydı; fakat zamanla değiştirildi. Kur’an, bu yanlışları ortadan kaldırarak aslına döndürdü.

Kur’an’ın şu ifadesi meseleyi tamamlar:
“İbrahim, ne Yahudi idi ne de Hıristiyan’dı; o, hanif bir Müslümandı.” (3/67)
Görüyor musun? Allah, dinin adını hep “İslam” olarak belirtiyor. İnsanlar ise kendi zanlarıyla “biz Yahudiyiz”, “biz Hıristiyanız” diyerek dini böldüler. İşte Kur’an bu bozulmuş anlayışları “neshetti”.

 

Neshin Gerçek Mantığı

Kur’an’da “Yahudilere bazı şeylerin haram kılındığı” da anlatılır. Mesela En’am 146’da şöyle denir:
“Yahudilere her tırnaklı hayvanı haram kıldık...”

Ama bu ifade, Allah’ın temelde helal olanı haram kıldığı anlamına gelmez. Onlar kendi nefislerine zulmettikleri, helal olanı reddettikleri için Allah bu durumu “Biz onlara haram kıldık” diye ifade eder. Bu, Kur’an’ın anlatım tarzıdır.

Kur’an’ın bütünlüğünü göz önüne alırsak, Allah’ın yarattığı şeylerin bir topluma helal diğerine haram olması mümkün değildir. Çünkü bu, hem adalet hem de evrensellik ilkesiyle çelişir.

İşte burada nesh, “bozulmuş anlayışın kaldırılıp, doğru dinin tekrar ortaya konması” anlamına gelir. Yoksa Allah’ın hükmünün değişmesi değil.

 

Nebiliğin Son Bulması

Allah, tarih boyunca insanlara doğruyu göstermek için birçok elçi gönderdi. Ama son elçi Muhammed ile bu zinciri tamamladı. Kur’an bu durumu şöyle bildirir:
“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; o, Allah’ın Resulü ve nebierin sonuncusudur.” (33/40)

Bu, nebilik görevine dair ayetin nesh edilmesi, yani artık yeni bir nebi gelmeyeceğinin kesinleşmesi anlamına gelir. Artık Allah’ın insanlığa rehberi Kur’an’dır. Her çağın insanı, bu kitapta kendi zamanına hitap eden mesajları bulabilir.

 

Nesh Etmenin İkinci Anlamı

Kardeşim, neshin ikinci anlamı biraz daha güncel ve yaşadığımız çağla ilgilidir. Teknolojinin ilerlemesiyle bir dönemde kullanılan araçların yerini yenileri alıyor. Örneğin, eskiden Kur’an’ı sesli olarak kaydetmek mümkün değildi. Önceki dönemlerde taşıma aracı olarak kanı, at arabası gibi araçlar kullanılırdı. Çünkü o dönemde teknolojisi çok gerilerdeydi, ama şimdi…

Kur’an’ın korunması da aslında bu teknolojik ilerlemeyle birebir ilgilidir. Allah “Zikri biz indirdik, onun koruyucuları da biziz” (15/9) buyururken, bu koruma hem ezberle hem de yazılı/sesli kayıtla gerçekleşmiştir. Eğer kâğıt, kalem, kayıt teknolojisi olmasaydı, tıpkı önceki kitaplar gibi bozulabilirdi.

Yani Allah, insanların elleriyle gerçekleştirdiği her yenilikte aslında kendi kudretini gösteriyor. Nasıl ki savaşta “attığın zaman sen atmadın, Allah attı” (8/17) diyorsa, aynı şekilde Kur’an’ın korunmasında da “Biz koruduk” diyor.

Bu, Allah’ın insanı dünya hayatında aktif bir özne olarak yaratmasının bir göstergesidir. Allah kimseyi zorla saptırmaz veya zorla hidayete erdirmez. Sapmak da, doğru yolu bulmak da insanın kendi tercihidir. Ama Allah o yolları yaratmış, rehber olarak da kitabını sunmuştur.

 

Sonuç

Kardeşim, görüldüğü gibi “nesh” konusu Kur’an’da asla Allah’ın bir hükmü değiştirmesi anlamında değildir. O, hem bozulmuş din anlayışlarının düzeltilmesi, hem de insan hayatında eskiyen şeylerin yerini daha faydalı olanların almasıdır.

Bugün de aynı anlayış geçerlidir. Kur’an, çağlar değişse de özünden bir şey kaybetmez. Çünkü Allah’ın kelamı zaman üstüdür. İnsanlık geliştikçe Kur’an’ın rehberliği daha da netleşir. Tıpkı taş devrinden bugüne teknolojinin gelişmesi gibi, insanlık da bilgelikte ilerler ama yolunu hep aynı kaynaktan, Kur’an’dan alır.

 

 

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.     Aydın Orhon

aydinorhon.com

Cennet ve Cehennem dengesi

Cennet ve Cehennem Dengesi

Cennet ve cehennem, insan aklının en çok merak ettiği konulardan biridir. İnsan zihni zamanı saniye, yıl ve ömürle ölçerken, Allah’ın zamanı tamamen farklıdır. Kur’an’da Allah’ın bir günü bizim bin yılımız gibi olabileceği belirtilir:

“Andolsun ki Allah için bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir.” (Hac 22/47)

Bu, ebedîlik kavramını anlamada ilk ipucu olarak değerlendirilebilir. İnsan aklı için ebedî azap veya ebedî nimet kavramı anlaşılması güçtür. Kıyamet gününde terazinin adaleti, kapıların ve derecelerin işleyişi, insan bakış açısıyla kafa karıştırıcı görünebilir.

Kur’an, kıyamet günü herkesin hesap vereceğini ve hiçbir haksızlık yapılmayacağını bildirir:

“Biz kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez.” (Enbiyâ 21/47)

İnsan bakış açısıyla adaletsiz görünen durumlar, Allah katında tamamen adildir. Terazi, sadece nicelik değil, her zerre iyilik ve kötülüğü ölçer; eksik veya fazla yazmaz.


1. Bölüm: İnsan Algısı ve Sonsuzluk

Dünya hayatında adalet kavramı net anlaşılır: Haksızlık yapan birinin cezalandırılması gerekir. Ancak cennet ve cehennem meselesi farklıdır. İnsan bakış açısı, terazi farklarının küçüklüğünü gördüğünde adaletsiz gibi hissedebilir.

Örneğin, iki kişinin terazisi arasında sadece bir zerre fark olabilir. Biri cennete, diğeri cehenneme gider. İnsan gözüyle bu durum, “çok az fark var ama sonuç büyük” gibi görünür. Ancak Kur’an, kıyamet günü herkesin hakkının tam olarak verileceğini bildirir:

“Kim bir zerre iyilik yaparsa onu görür; kim bir zerre kötülük yaparsa onu da görür.” (Zilzal 99/7‑8)

Terazi kavramı, insanın anlayışını aşar. Sadece büyük veya küçük fark değil, her zerre iyilik ve kötülük ölçülür. Kur’an’ın bu konuda verdiği örnekler, adaletin mutlak olduğunu gösterir. Terazideki küçük farklar, ebedî olarak karşılık bulur.


2. Bölüm: Kapılar ve Dereceler

Kur’an’da cehennemin yedi kapısı olduğu bildirilir:

“Andolsun, cehennemin yedi kapısı vardır; her kapıya onlar için ayrılmış bir grup vardır.” (Hicr 15/44)

Cennet kapıları için doğrudan sayılar verilmemiştir, ancak cennetin dereceleri ve çeşitleri vardır. Cennet ve cehennem kapıları, sadece mekân ayrımı değil, aynı zamanda derece ve şiddet farklarını gösterir.

Cennet kapıları, amel türüne göre ayrılmıştır:

  • Zekât verenler
  • Oruç tutanlar
  • Salih ameller işleyenler

Cehennem kapıları ise günah türüne göre ayrılır:

  • Yalancılar, dolandırıcılar
  • Zalimler
  • İnkâr edenler

Kapılar ve dereceler, terazideki farkları görünür kılar. Böylece herkes ebedî olarak hak ettiği yerde olur.

Terazi sonucu

Kapı

Derece

Çok ağır amel

Cennet

En yüksek derece

Az ağır amel

Cennet

Daha düşük derece, ebedî

Çok az iyilik

Cehennem

Hafif azap, ebedî

Hiç iyilik

Cehennem

En şiddetli azap, ebedî


3. Bölüm: Ebedîlik ve İnsan Algısı

Kur’an’da cehennem için kullanılan ifade:

“Hâlidîne fîhâ ebedâ” → “Orada sonsuza dek kalacaklar.” (Nisa 4/169)

Benzer şekilde cennet için de:

“…Orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara 2/25)

Bu ifadeler, cennet ve cehennemin ebedî, yani sonsuz olduğunu açıkça gösterir. İnsan gözüyle “bir gün çıkar” düşüncesi oluşabilir; ancak Kur’an bunu reddeder:

“…Artık tadın azabı!” (Fussilet 41/29)

Ebedîlik, insan algısının ötesindedir. Allah’ın zamanı bizim zamanımız gibi değildir. Bir gün bin yıl, bir yıl bin gün gibidir. Bu nedenle ebedî azap veya nimet, insan bakış açısıyla ölçülemez ama ilahî adalet açısından tamdır.

Kur’an, ebedîlik kavramını hem cezalar hem de nimetler için kullanır. Bu, Allah’ın adalet ve rahmetinin bir yansımasıdır:

  • Cehennemlikler, yaptıkları inkâr ve zulme karşılık ebedî kalır.
  • Cennetlikler, inanç ve salih amellerin karşılığı olarak ebedî nimet içinde bulunurlar.

“Onlara altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada ebedî kalacaklardır; orada asla ölüm ve üzüntü yoktur.” (Bakara 2/25)

“…Onların gideceği yer cehennemdir. Orada ebedî kalacaklardır.” (Nisa 4/169)

Buradaki “ebedî” ve “sonsuz” ifadeleri, hem cennet hem de cehennemde sürekliliğin vurgulandığını gösterir. Terazideki farklar, dereceler ve kapılar sisteminde süre değişmez; sadece azap veya nimet şiddeti farklılaşır. Bu, insan aklı için bazen ağır gelebilir, ancak ilahî adalet ve rahmetin mantığı içinde tamamen açıklanabilir.


4. Bölüm: Terazi, Kapılar ve Adalet Dengesi

Terazideki farkın azlığı, insan bakışında adaletsiz gibi algılanabilir. Kapılar ve dereceler mantığıyla bu durum açıklığa kavuşur.

  • Terazideki küçük farklar, farklı cennet veya cehennem kapılarına yönlendirmeyi belirler.
  • Herkes ebedî olarak hak ettiği yerde olur; fark sadece derece ve yoğunluk ile ilgilidir.

Örnek tablo:

Terazi sonucu

Kapı

Derece

1000

Cennet

En yüksek derece, ebedi

999

Cennet

Daha düşük derece, ebedî

1

Cehennem

Hafif azap, ebedî

0

Cehennem

En ağır azap, ebedî

Bu sistem, insan bakış açısında adaletsiz görünen durumu mantıklı ve adil hâle getirir.


5. Bölüm: Rahmet ve İnsan Perspektifi

İnsan gözüyle düşünüldüğünde, kulların ateşe atılması zor bir kavramdır. Ancak Allah hem Rahman hem Rahimdir.

Dünya hayatındaki acı ve sefalet örnekleri: açlık, yoksulluk, zor yaşam koşulları… Bunlar, cehennemin alt tabakalarındaki azabı çağrıştırabilir.

Kur’an perspektifinde:

  • Terazide herkes hakkını alır.
  • Kapılar ve dereceler farkı gösterir.
  • Ebedî azap veya nimet tamamen adildir.

Dünya perspektifiyle “az günahı olan cehenneme mi gider?” gibi sorular, Allah’ın hakikî adaletini tam olarak bilemediğimizin göstergesidir. Doğrusunu yalnızca Allah bilir.


6. Bölüm: Ayetlerle Temellendirme

Cennet ve nimetler:

“…Onlara altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada ebedî kalacaklardır; orada asla ölüm ve üzüntü yoktur.” (Bakara 2/25)

“…Onlar için nimetler ebedîdir.” (Nahl 16/31)

Cehennem ve azap:

“…Orada ebedî kalacaklardır.” (Nisa 4/169)

“…Artık tadın azabı!” (Fussilet 41/29)

Terazi ve adalet:

“Kim bir zerre iyilik yaparsa onu görür; kim bir zerre kötülük yaparsa onu da görür.” (Zilzal 99/7‑8)

“…Allah kimseye zerre kadar zulmetmez.” (Nisa 4/40)

Kapılar ve sınıflar:

“Cehennemin yedi kapısı vardır; her kapıya onlar için ayrılmış bir grup vardır.” (Hicr 15/44)

İman ve amel ilişkisi:

“…İman edenler ve salih ameller işleyenler vardır; işte onların Rabbi katında ecirleri vardır.” (En’am 6/160)


7. Bölüm: Kapanış ve Düşünce

İnsan aklı, ebedîlik, terazinin hassas ölçümü ve cehennem-cennet kapıları gibi konuları anlamakta zorlanır. Dünya hayatındaki adalet ve haksızlık kavramları, Allah’ın mutlak adaleti karşısında sınırlı kalır.

Terazi ve kapılar sistemi sayesinde:

  • Küçük farklar fark edilir;
  • Herkes hakkını alır;
  • Ebedî adalet sağlanır;
  • Allah’ın Rahmeti ve Adaleti dengelenir.

Bu sistem, insanın kafasında soru işareti bırakabilir, ancak Kur’an ışığında anlaşılır. Sonuç olarak:

Allah’ın Rahman ve Rahim oluşu, kullarının ebedî azap veya nimetini tayin etmede tam adalet ve hikmet ile hareket ettiğini gösterir.

Dünya hayatındaki sıkıntılar ve dengesizlikler, ilahî adaletin tam ölçümünün bir yansıması değildir. Her zerre iyilik ve kötülük kayda alınmıştır ve ebedî karşılık bulur. Böylece hem cennet hem cehennem, hem terazinin hassasiyeti hem de kapılar ve dereceler sistemi ile Allah’ın adaleti eksiksiz bir şekilde uygulanır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

Allah’ın Kabul Ettiği Dualar Kur’an’a Göre Nasıldır?

 Allah’ın Kabul Ettiği Dualar Kur’an’a Göre Nasıldır?

Kardeşim, dua dediğimiz şey çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. İnsanların büyük bir kısmı, hiçbir çaba göstermeden sadece ellerini açıp istemeyi dua sanıyor. Hâlbuki Kur’an’a göre dua, sadece dilekten ibaret değil; çaba, gayret ve fiille bütünleşmiş bir yöneliştir. Allah, insanın kendi üstüne düşeni yapmadan, sadece sözle bir şeyler istemesini kabul etmez. Çünkü Rabbimiz evrene öyle yasalar koymuştur ki, o yasalar çerçevesinde çalışan, emek veren ve gayret gösteren sonuç alır.

Bir düşünelim; sınava girecek bir öğrenci, derslerine gereği gibi çalışmadan sadece okunmuş kalem ya da silgiyle başarılı olmayı umarsa, bu duanın kabul edilmesi mümkün müdür? Elbette değildir. Allah, gayreti görür, emeği değerlendirir. Çalışan, çabalayan ve sonunda Rabbine yönelenin duası kabul olunur. Ama kişi çalışmamış, neden başaramadığını da araştırmamışsa, sadece “Allah’ım yardım et” demekle sonuç değişmez. Çünkü Allah adalet sahibidir, sebepleri yaratmış, insanı da o sebepler içinde imtihan etmektedir.

Aynı durum, çocuğu olmayan bir kadın için de geçerlidir. Hiçbir tıbbi çaba göstermeden, nedenini araştırmadan, gerekli tedbirleri almadan sadece dua etmek; Allah’ın yasalarını yok saymaktır. Çünkü Allah, her şeyin bir ölçüyle yaratıldığını (Kamer 49) söyler. Sebebe başvurmadan sonuç beklemek, hem evren yasalarına hem de vahyin öğretisine ters düşer.

Yine bugün dünyada milyonlarca insan açlık ve susuzlukla mücadele ediyor. Ellerini kaldırıp “Allah’ım, onları doyur” demek elbette güzel bir niyettir ama Allah onları doğrudan gökten rızık indirerek doyurmaz. Çünkü rızık, insanların eliyle paylaşılması istenen bir emanettir. Rabbimiz, “O’nun rızkını arayın” (Ankebut 17) buyurur. Yani Allah, insanların birbirine vesile olmasını ister. Dua, burada eyleme dönüşmeli; doyurmak için elinden geleni yapmak, paylaşmak, üretmek şeklinde tezahür etmelidir. Aksi halde, dua ne kadar tekrar edilirse edilsin sonuç değişmez.

Aynı şekilde mazlum toplumların ellerini açıp “Allah’ım Amerika’yı kahret, İsrail’i kahret” demesiyle de zulümler sona ermez. Çünkü Allah, zulmü ortadan kaldıracak gücü bizzat insanlara vermiştir. Kur’an’da İsrailoğulları örneğiyle anlatılan Talut-Calut kıssasında bu mesaj açıkça görülür.

Bak şimdi:
Bakara Suresi 246-251. ayetlerinde, İsrailoğulları’nın bir elçiden kendilerine “Allah yolunda savaşacak bir lider” göndermesini istemeleri anlatılır. Ama savaş zamanı geldiğinde çoğu korkup geri döner. Allah, “Zalimleri bilir” der çünkü dua edip de işin fiiline gelince geri duran, Allah katında samimi değildir. Talut’un ordusuna katılan az sayıda inanan ise sabırla, kararlılıkla savaşır ve sonunda Allah’ın izniyle galip gelir. İşte bu olay bize şunu öğretir:

Dua sadece istemek değil, hazırlanmak, korkmadan mücadele etmek ve gayret etmektir.

Yani dua, “Allah’ım düşmanlarımızı kahret” deyip oturmak değil; gerekli hazırlığı yapıp, Allah’ın yardımını hak edecek bir tavırla ayağa kalkmaktır. “Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, adımlarımızı sabit kıl ve inkârcı topluluğa karşı bize yardım et.” (Bakara 250) diyenler de bu bilinci taşımışlardır. Dikkat et, ayette önce dua değil, savaş meydanındaki fiil var. Dua, fiille birlikte yükseliyor. Allah da o fiilin içindeki samimiyete karşılık veriyor.

Sonuç şu kardeşim: Allah’tan bir şey istediğinde, önce Allah’ın evrene koyduğu yasaları gör, o yasalar çerçevesinde gayret et, sonra dua et. Çünkü Allah senin isteklerini evrenin içine zaten yerleştirmiştir. Sen, o yasalarla uyum içinde hareket ettiğinde Rabb’in zaten duana icabet eder.

Şimdi güzel bir soru geliyor:
“O zaman yaptığımız fiil kadar mı duamız kabul olacak? Eğer öyleyse duanın bir anlamı kalmıyor mu?”

Aslında tam tersi kardeşim; duanın anlamı işte burada gizli. Dua, fiilin ruhudur. Eğer dua fiilden koparsa, yalnızca boş bir temenni olur. Çalışmadan başarı, üretmeden bolluk, mücadele etmeden zafer beklemek, Allah’ın düzenine ters düşmektir.

Bir sınav örneğini düşün. Eğer bir dersten başarısız olmuşsan, muhtemelen o derse yeterince çalışmamışsındır. O zaman dua, yeniden gayret etmekle başlar. “Olmayacak söze âmin denmez” denmiştir ya, çok doğru bir sözdür. Çünkü Allah, sebeplerle sonuçları bağlamıştır. Eğer senin duan, senin çabanı aşan bir isteği içeriyorsa, Allah o duanın kabulü için senden seviyeni yükseltmeni, gayretini artırmanı ister.

Kur’an’da bu ilkenin en güzel örneklerinden biri Enfal Suresi 65 ve 66. ayetlerdir:
“Ey Nebi, müminleri savaşa karşı teşvik et. Eğer içinizde sabreden yirmi kişi olursa, iki yüz kişiyi mağlup ederler. Eğer yüz kişi olursa, inkârcılardan binini yenerler.” (Enfal 65)

Ardından gelen ayette ise şöyle denir:
“Şimdi Allah sizden yükünüzü hafifletti; sizde bir zaaf olduğunu bildi. Sizden yüz kişi olursa, onların iki yüzünü yener. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal 66)

Bu iki ayet bazı inkârcılar tarafından çelişki gibi gösterilir ama aslında çok derin bir mesaj taşır. Birinci ayet Mekke dönemini, yani müminlerin az ama diri, diri ama imanlı oldukları zamanı anlatır. O dönemde azınlık olmalarına rağmen dirayetliydiler, çelik gibiydiler. Bu yüzden yirmi kişi iki yüz kişiyi yenecek güçteydi. Çünkü iman, onların kalplerini çelikleştirmişti.

Ama Medine döneminde, yani güç elde ettikleri dönemde bir rahatlama, bir rehavet oluştu. Allah da bunu “Sizden zaafı gördü” diye ifade etti. Artık müminler çoğalmıştı ama içlerindeki kararlılık azalmıştı. Bu yüzden oran düştü; artık yüz kişi iki yüz kişiye denk geldi. Görüyorsun ya, ayetler aslında bir ruh halini anlatıyor. Allah, azimle yapılan bir mücadelenin duasına yardım eder, tembelliğe, gevşekliğe değil.

Bir başka ifadeyle; dua, imanla birleşmiş gayretin adıdır.
Fiil olmadan dua olmaz. Fiil, duanın bedene bürünmüş hâlidir.

 

Duanın Anlamı: Kur’an Ne Diyor?

Şimdi üçüncü bir soru geliyor:
“Kur’an’da dua ayetleri var. O zaman sadece istemekle olmuyor mu?”

Kur’an’a baktığında, dua kelimesi elliden fazla yerde geçer ama dikkat et, her biri bir fiille, bir eylemle birlikte anılır. Çünkü dua, sadece ses değil, yöneliştir. Mesela Zümer Suresi 23. ayette şöyle denir:
“Allah, sözün en güzelini ikişerli bir kitap olarak indirdi. Rablerine karşı kalpleri titreyenlerin derileri ürperir; sonra hem derileri hem kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar.”

Buradaki “ikişerli” ifadesi çok manidardır. Yani her şeyin bir zıddı, her doğru sözün bir yanlış karşılığı vardır. Dua da böyledir: doğru yapılan dua ve yanlış yapılan dua. Allah doğru yolda gidenlerin dualarına icabet eder; yanlış yolda olanların dualarını ise reddeder. Çünkü dua bir yöneliştir; yön yanlışsa sonuç da yanlış olur.

Mesela Maide Suresi 23-26. ayetlerde, Musa ve kavmi arasındaki olayda bu çok açık görülür. Musa, kavmine “Allah’ın nimet verdiği yere girin” der ama onlar korkup geri dururlar ve şöyle derler: “Sen ve Rabbin git, siz savaşın; biz burada oturacağız.” Bu sözün ardından Allah onlara kırk yıl boyunca o toprakları haram kılar.

Bak şimdi, bu olayda dua nedir? Musa’nın “Hadi Allah yolunda yürüyelim” çağrısıdır. Ama kavim o çağrıyı fiile dökmedi, korkup geri durdu. Sonuç olarak Allah da onların duasına değil, Musa’nın gayretine destek verdi. Çünkü Allah, tembellere değil, çalışanlara yardım eder. “Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal 66)

Aynı şekilde, Âdem’in iki oğlu örneğinde de (Maide 27) durum aynıdır. Biri kurban sunar, diğeri de sunar ama birininki kabul edilir, diğerininki reddedilir. Neden? Çünkü kabul edilen, takvayla sunulandır. Ayet açıkça der ki: “Allah ancak takvayla hareket edenlerden kabul eder.”

Yani dua, sadece söz değil; takvayla, niyetle ve eylemle desteklenirse kabul edilir.

Kardeşim, iman etmek bile insanı sorumluluktan muaf kılmaz. Çünkü iman, fiille desteklenmelidir. Kur’an’da defalarca “İman edip salih amel işleyenler” ifadesi geçer. Bu ikisi birbirinden ayrılamaz

 

Kur'an'a Göre Salat Nedir?

Kur’an’a Göre Salat Nedir?

Bugün birlikte Kur’an’da geçen “salat” kavramı üzerine derinlemesine düşüneceğiz. Bu kelime, sadece birkaç bedensel hareket ya da dua ile sınırlanacak bir konu değil. Tarih boyunca farklı şekillerde anlaşılmış: kimi “salat”ı sadece dua veya destek olarak görmüş, kimine göre ise tamamen fiziksel bir ibadetle sınırlıymış.

Oysa Kur’an’a bütüncül bir bakışla baktığımızda görüyoruz ki “salat” hem zihinsel ve ruhsal bir yöneliş hem de bedensel olarak icra edilen bir ibadettir. Yani tek katmanlı değil, iç içe geçmiş çok boyutlu bir eylemdir. Bu ibadet, insanın Rabbine yönelmesini ve O’na bilinçli bir bağ kurmasını temsil eder.

“Salat” kelimesi Kur’an’da çoğu zaman “yaslanmak, destek olmak, yardımcı olmak” anlamına gelir. Eğer bir ayette tek başına geçiyorsa, hemen “namaz” demek doğru olmaz. Bu kelimeler, bağlama göre “kulluk yapmak”, “ibadet etmek”, “birinden yana olmak” gibi anlamlar taşır. Ancak ekames-salâh veya yukîmûnes-salâh gibi ifadeler geçtiğinde artık konunun namaz olduğu anlaşılır.

Özetle diyebiliriz ki: Allah’tan yana olmak, O’nun rızasını kazanmak ve O’na yakınlaşmak için yapılan her eylem salattır. Salat, bir yönüyle dua; diğer yönüyle Allah’a yaslanmanın sembolüdür. İnsan bu dünyada ya Allah’a yaslanır ve cennete gider, ya da şeytana yaslanır ve cehenneme gider.

Kur’an, salatı eksiksiz biçimde açıklamıştır: Allah unutkan değildir (Meryem 64), Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmamıştır (En’am 38), insanlara her türlü örneği vermiştir (İsra 89) ve dini kemale erdirmiştir (Maide 3).


1. Salatın Temel Boyutları

1.1 Zihinsel ve Ruhsal Boyut

Salat, yalnızca bedensel hareketler değildir. Kur’an, salatı bilinçli yerine getirilen ve insanın ruhunu şekillendiren bir yöneliş olarak sunar.

  • Dua boyutu: Salat, Allah’a yönelmenin ve O’ndan yardım dilemeyi içerir.
  • Ruhsal boyutu: Kalp ve niyetle yapılan bir ibadettir; sadece söz veya hareket değildir.

1.2 Bedensel Boyut

Salatın bedensel boyutu da Kur’an’da açıklanmıştır:

  • Kıyam, rükû, secde gibi hareketler salatın parçasıdır.
  • Vakitlere uyum, ibadetin fiziksel disiplinini sağlar.
  • Abdest ve teyemmüm, bedensel temizliği ve ibadete hazırlığı temsil eder (Maide 6, Nisa 43).

1.3 Zaman ve Düzen Boyutu

Kur’an, salatın belirli vakitlerde yapılmasını vurgular:

  • Hud 114, Taha 130, Nur 58, Bakara 238, Rum 17–18, Kaf 39, İsra 78
  • Özellikle İsra 78: “Güneşin zevalinden gecenin karanlığına kadar namazı kıl. Bir de sabah namazını kıl. Çünkü sabah namazı şahitlidir.”

Salat, yalnızca bir bilinç hali değil; fiilen yerine getirilen bir ibadettir.


2. Salatın Bedensel Hazırlığı

Kur’an, salatın bedensel yönüne dikkat çeker:

  • Abdest ve teyemmüm, ibadete hazırlığın bir parçasıdır.
  • Cünüp olanlar gusletmeden salata yaklaşamazlar.
  • Salatın zor koşullarda bile terk edilmemesi gerektiği belirtilir (Nisa 101–103).

Bedensel hazırlık, ibadetin anlamını ve ruhsal derinliğini artırır. Salat, hem ruhsal hem de bedensel bir teslimiyet biçimidir.


3. Salatın Kur’an Merkezli Anlamı

Kur’an’da salat:

  1. Allah’a yönelme: Tüm ibadetler O’na yöneliktir.
  2. Bilinçli teslimiyet: Niyet ve farkındalık ile icra edilir.
  3. Toplumsal bilinç: Cemaatle yapılan salat, ümmetin birliğini temsil eder.
  4. Ahlaki yapı: Salat, kötü davranışlardan alıkoyar (Ankebut 45).

Salat, Allah’a yakınlaşma ve insanın manevi olgunluğunu artırma aracı olarak sunulur.


4. Salatın Toplumsal Boyutu

4.1 Cemaatle Salat

Cemaatle yapılan salat, toplumsal bir bilinç ve birlik oluşturur:

  • Ortak niyet etrafında bir araya gelmek.
  • Toplumsal dayanışma ve manevi sorumluluğu hatırlamak.
  • Salat, toplumun manevi ve ahlaki dokusunu güçlendirir.

4.2 Ahlaki Boyut

Salat, bireyi ahlaken inşa eder:

  • Hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar (Ankebut 45).
  • Disiplin, sorumluluk ve düzen öğretir.
  • Toplumun genel ahlaki yapısını olumlu yönde etkiler.

4.3 Toplumsal Sorumluluk

Salat, bireyin toplumsal sorumluluklarını da hatırlamasını sağlar:

  • Cemaatle salat, sosyal bağları ve empatiyi güçlendirir.
  • Modern dünyada, toplumsal refah ve ahlaki düzenin korunmasına katkıda bulunur.

5. Salatın Ruhsal Derinliği

5.1 İçsel Yolculuk

Salat, bireyin Allah’a yöneldiği içsel bir yolculuktur:

  • Kalpte derin farkındalık oluşturur.
  • Manevi olgunluğu artırır ve kişinin ruhsal denge kazanmasını sağlar.

5.2 Niyet ve Farkındalık

Salat, niyet ve farkındalık ile anlam kazanır:

  • Nisa 43: “Ne söylediğinizi bilinceye kadar salata yaklaşmayın.”
  • Mekanik değil, bilinçli bir yöneliştir.

5.3 Manevi Disiplin

Salat, ruhsal ve ahlaki disiplin kazandırır:

  • Düzenli salat, kalbi kötülüklerden arındırır.
  • Bedensel ve ruhsal disiplin birleştiğinde manevi olgunluk artar.

5.4 İçsel Farkındalık

Kıyam, rükû ve secde, içsel farkındalığı güçlendirir. Salat, bireyin kendi niyet ve duygularını gözden geçirmesini sağlar.

5.5 Manevi İyileşme

Salat, bireyin ruhsal ve manevi iyileşmesini destekler:

  • Allah’a yönelme, kalpte huzur sağlar.
  • Modern yaşamın karmaşasında, salat manevi bir sığınaktır.

6. Salat ve Hayatın İstikameti

Salat, Kur’an’a göre hayatın merkezinde duran bir ibadettir:

  • Allah’a yönelmenin, bilinçli teslimiyetin ve manevi farkındalığın sembolüdür.
  • Salat, bireyin hem dünyadaki hem ahiretteki yolculuğunu şekillendirir.
  • Bedensel ve ruhsal boyutları bir araya getirir, hayatın her alanına sirayet eder.

Salat, sadece formalite değil, hayatın istikametidir. Her rekât, bir yöneliş, bir teslimiyet ve bir farkındalık pratiğidir.


7. Sonuç

Kur’an’a göre salat:

  • Bireysel ibadet: Kalp ve bedenin birleştiği bir yöneliş.
  • Toplumsal bilinç: Cemaatle birliği, ahlaki sorumluluğu ve toplumsal düzeni güçlendirir.
  • Ruhsal yolculuk: Manevi olgunluk, içsel farkındalık ve ruhsal denge sağlar.
  • Modern uygulama: Günlük hayatın ritmine uyum sağlar, esnek ve yaşanabilir bir ibadettir.

Salat, Allah’a yönelmenin, bilinçli teslimiyetin ve sürekli hatırlamanın adıdır. Bedensel ve ruhsal bütünlüğü birleştirir, bireyin hem manevi hem de toplumsal hayatını düzenler. Kur’an merkezli salat, hayatın her alanında rehberlik eden bir ibadettir.

Bazı insanlar, “Kur’an’da namaz yok” diyerek bu ibadetin eksikliğini iddia edebilir. Oysa Kur’an, salatın varlığını ve önemini çok açık bir şekilde ortaya koyar. Salat, sadece bedensel hareketlerden ibaret değildir; aynı zamanda kalpte Allah’a yönelme, bilinçli teslimiyet ve ruhsal farkındalık demektir. Vakitleri belirlenmiş, belirli düzen ve ritüel çerçevesinde yapılan bir ibadettir; ayetlerde zikredilen “ekame-salâh”, “yukîmûnes-salâh” gibi ifadeler bunun apaçık delilleridir.

 

Varsayalım ki, bir an için Kur’an’da namaz yok. Hatta öyle düşünelim… Duaya kimse “yok” diyemez. İnsan, Rabbine yönelip kalbinden O’na dua eder; bunu hangi hareketle yaptığının önemi yoktur. Ben bazı vakitlerde dua ederken belirli ritüel hareketler yapıyorum ve Allah’ın buna kızacağını düşünmüyorum. Çünkü asıl amaç, Allah’a yönelmek ve bilinçle O’na yaklaşmaktır. Ayetlerde tam tarif verilmese de “namaz” diye geçen uygulamalar, o dönemde ümmetin nasıl yerine getirdiğini gösterir. Bu yüzden, Kur’an’da namaz yok diyenleri anlamak veya tartışmak bile gereksizdir; çünkü asıl ibadet, kalbin Allah’a yönelişidir ve O, her şeyi bilendir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik seninle olsun.
aydinorhon.com

Kur’an’da Salat Üzerine Düşünelim

 Kur’an’da Salat Üzerine Düşünelim

Kardeşim, gel bugün çokça konuşulan ama çoğu zaman da yanlış anlaşılan bir kelime üzerinde biraz sohbet edelim: salat.
Kur’an’da geçen bu kelime, yüzyıllardır birçok tartışmanın da merkezinde yer alıyor. Kimine göre Allah’a dua etmek, kimine göre toplumun birbirine destek olması, kimine göreyse kıyam, rükû ve secdeyle yapılan şekilsel bir ibadet… Doğrusu hangisi, ya da bunların hepsi mi? İşte biraz bunun üzerine düşünelim istedim.

Önce şunu net söyleyelim: salat kelimesi Kur’an’da tek yönlü bir anlam taşımaz. Evet, bazen Allah’a yönelişi, O’na yakarışı, kulluğu ifade eder; bazen de toplumun birbirine destek olmasını, yardımlaşmayı anlatır. Ancak bazı arkadaşlarımız, “Kur’an’da rükû ve secdeyle yapılan bir ibadet yoktur” diyorlar. Düşünceye saygı duyarız ama bu konuyu Kur’an merkezli ele almak, başkalarının yorumlarını değil, ayetleri rehber almak gerekir. Çünkü sonuçta hepimiz, Allah’ın bize indirdiği Kur’an’dan sorumluyuz.

Bu nedenle önce şu gerçeği kabul etmek lazım:
Bugün kıldığımız namazın şekliyle birebir anlatımı Kur’an’da yoktur.
Ama bu, Kur’an’ın “salat” kavramını şekilsel ibadetten tamamen soyutladığı anlamına gelmez. Çünkü Allah kitabında bu kavramı hem ibadet hem de toplumsal destek yönleriyle anlatır. Kur’an’da “salata kalktığınızda yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın…” (Maide 6) buyuruluyor. Şimdi düşünelim kardeşim: Allah, yardımlaşma veya topluma destek olma gibi bir fiil öncesinde, “yüzünüzü ve ellerinizi yıkayın, başınızı mesh edin, ayaklarınızı da” der mi?
Elbette hayır. Bu temizlik, bir manevi hazırlık içindir. Çünkü burada “salat”, insanlara yardım değil, Allah’a yöneliş, O’nun huzuruna duruş, O’ndan yardım dileyiş anlamında kullanılmıştır.

Bazı yorumcular bu ayeti, “toplum içinde görev alırken temiz olun” şeklinde yorumlamış. Ama aynı ayette geçen “abdest” vurgusu, doğrudan Allah’a karşı yapılacak bir kulluğa hazırlığı anlatıyor. Bu da zaten “salat”ın ibadet yönünü açıkça ortaya koyuyor. Zaten Taha Suresi 14. ayet bu gerçeği çok net açıklıyor:
“Ben Allah’ım, benden başka ilah yoktur. O hâlde Bana kulluk et ve Beni anmak için salatı ikame et.”
Burada “salatı ikame et” ifadesi, açıkça Allah’a kulluk etmek ve O’nu anmak için yapılan ibadeti anlatıyor. Yani salat sadece sosyal bir faaliyet değil; insanın Rabbine yönelişidir, dua ve teslimiyet hâlidir.

Bazı yorumlarda bu ayetler “toplumu aydınlatmak, mali destek vermek, eğitim kurumları kurmak” gibi anlamlarla genişletiliyor. Elbette bunlar da salatın yaşamsal ve toplumsal yansımalarıdır, ama ayetin kendi bağlamında, yani Allah’a kulluk ekseninde değerlendirilmesi gerekir.
Çünkü Kur’an’ın başka ayetlerinde de Allah, salatı emrederken, “salat edin, zekât verin” (Bakara 43) der. Yani salat ve zekât ayrı şeylerdir. Eğer salat yalnız toplumsal destek olsaydı, bu iki kavram aynı anlama gelirdi. Ama Allah ikisini birlikte zikrederek her birinin ayrı bir yönü olduğunu vurgulamıştır.

Bir başka önemli örnek: Nisa 101. ayet.
“Yeryüzünde sefere çıktığınızda, kâfirlerin size kötülük yapmasından korkarsanız, salattan kısaltmanızda sakınca yoktur.”
Eğer salat, sadece zihinsel ya da maddi destek anlamına gelseydi, Allah bu ayette neden “savaş halinde kısaltabilirsiniz” desin? Bu, açıkça şekilsel bir ibadetin — yani namazın — pratik düzenlemesidir. Çünkü savaşta bile, Allah’ı anmak ve O’nun huzurunda durmak emrediliyor; sadece süresi kısaltılıyor.

Yine Hud 114. ayetinde salatın vakitlerine dikkat çekiliyor:
“Gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde salatı ikame et. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir.”
Allah, yardımlaşmayı ya da toplumsal desteği belli saatlere bağlamaz; ama dua ve ibadeti vakitlerle ilişkilendirir. Demek ki burada bahsedilen, belirli vakitlerde yapılan, Allah’a yöneliş temelli bir ibadettir.

Bakara 125. ayet ise bu konuyu şeklen de açar:
“Siz de İbrahim’in makamından bir musalla yeri edinin. İbrahim’e ve İsmail’e ‘rükû edenler, secde edenler için evimi temiz tutun’ diye emretmiştik.”
Bu ayet, açıkça rükû ve secdeyle yapılan bir ibadeti anlatıyor. Yani salat, şekilsel olarak da Kur’an’da vardır. Ancak bu şekil, bugün mezheplerin öğrettiği biçimle birebir aynı değildir. Mezhepler zamanla bu ibadete kendi kurallarını, sayısını ve ayrıntılarını eklemişlerdir. Ama öz, yani Allah’a yönelme, O’nun huzurunda saygıyla durma (kıyam), eğilme (rükû) ve teslimiyetle kapanma (secde), Kur’an’ın emridir.

Bak kardeşim, bu konuda Yahudi ve Hristiyanların da kendi ibadetlerinde rükû ve secde ettiklerini görürsün. Çünkü bu hareketler, Allah’a teslimiyetin evrensel sembolleridir. Zamanla onlar da kendi inançlarına göre bu ibadetleri farklılaştırmışlardır. Ama öz, yani “yaratıcıya yönelme” her dinde aynı kalmıştır.

Hac 77. ayet de bunu pekiştirir:
“Ey iman edenler! Rükû edin, secde edin, Rabbinize ibadet edin ve hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz.”
Burada Allah, açıkça şekilsel ibadetleri sıralamış. Bu, “salat”ın yalnızca soyut bir bilinç hali değil, fiilen yapılan bir kulluk olduğunu gösteriyor.

Aynı şekilde Furkan 64. ayetinde “Rablerine teslimiyet göstererek gecelerler” değil, “Rableri için gecelerini kıyam ve secde hâlinde geçirirler” buyuruluyor.
Yani bu ibadet, sadece içsel bir dua değil; bedenle ve bilinçle yapılan bir teslimiyet hareketidir.
Kısacası kardeşim, salat hem gönülden bir dua hem de bedensel bir teslimiyetin adıdır. Allah, bu ibadeti belirli vakitlerle, temizlikle ve saygıyla yerine getirmemizi ister. Bu yönüyle salat, hem bireysel kulluk hem de toplumsal bilinç oluşturur. Çünkü salat, insanı kötülüklerden uzaklaştıran, kalbi arındıran bir disiplindir. (Ankebut 45)

Sonuçta mesele şu: Biz Kur’an’a kendi inançlarımızı söyletmeye değil, onun bize ne dediğini anlamaya çalışmalıyız. Allah kitabında ne diyorsa, biz orada duralım. Kur’an’ın sınırını aşmadan, yalnızca Allah’ın ipine sarılalım. Çünkü Allah bizi Kur’an’dan sorumlu tutacağını söylüyor (Zuhruf 44).

Dilerim ki sen ve ben, Kur’an’ın ışığında düşünen, ayetleri önyargısız anlayan, ne batıla ne de rivayete sığınmadan yalnız Allah’a yönelen kullar oluruz.

Sözümdeki doğrular Allah’ın, yanlışlar ise benimdir.                 Aydın Orhon
aydinorhon.com

Nebi Resül Kimdir?

Nebi Resül Kimdir?

Kardeşim, gel bu kez de Kur’an’da sıkça geçen ama çoğu zaman doğru anlaşılmayan iki kavram üzerine biraz konuşalım: Nebi ve Resul. Bu iki kelime, Kur’an’ın mesajını kavrayabilmek için temel taşlardandır. Kur’an’ın bazı ayetlerinde bu iki kavram bir arada geçer. Yani bir kişiden hem nebi hem de resul olarak söz edilir. Bu da bize, Muhammed’in hem nebi hem resul olduğunu açık bir şekilde gösterir. Dolayısıyla bu iki kavramı anlamak, Kur’an’ı ve ilahi mesajı doğru kavrayabilmek açısından son derece önemlidir. Çünkü Kur’an’ı anlamak, onun derinliklerine inebilmek ancak bu ayrımı doğru şekilde idrak etmekle mümkündür.

Yüce Allah Ahzab Suresi 40. ayette şöyle buyuruyor:
“Muhammed içinizden herhangi bir erkeğin babası değildir. Ama Allah’ın elçisi (resulü) ve nebilerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilir.” (33:40)

Bu ayetten açıkça anlıyoruz ki, Allah’ın elçisi olarak görev devam edecek, ama Nebi Muhammed ölecektir. Yani nübüvvet sona ermiş, ancak risalet (elçilik görevi) Kur’an aracılığıyla devam etmektedir. Peki, bugün elçi nerede? Elçi de nebi de Muhammed değil miydi? İşte bunu ilerleyen kısımlarda birlikte göreceğiz inşallah.

Kur’an’da Allah, Muhammed’e hitap ederken bazen “Nebi”, bazen “Resul” kelimelerini kullanır. Bu farklılık rastgele değildir. Her biri Allah’ın kelamında belirli bir anlam taşır. Nebi, Allah tarafından vahiy verilen ve bu vahyi alan kişidir. Resul ise, aldığı vahyi insanlara tebliğ eden kişidir. Yani nübüvvet, vahyin alınması; risalet ise, alınan vahyin iletilmesidir.

En’am Suresi’nde Allah, on sekiz nebinin ismini sayar. Bu isimlerin zikredilmesi, onların Allah tarafından seçildiğini ve özel bir görevle görevlendirildiğini gösterir. Allah’ın elçilere verdiği görev, insanlığa doğru yolu göstermek, onları hidayete yönlendirmektir. Bu görevlerin her biri Kur’an’da net bir şekilde açıklanmıştır. Yüce Allah, her kelimeyi bir hikmetle yerleştirmiştir; dolayısıyla Kur’an’daki her bir kelime, insanlığa rehberlik eden bir anlam taşır.

Kur’an’da nebi ve resul kavramları arasındaki fark, ilahi mesajın niteliğini anlamamız açısından da önemlidir. Bu fark, Kur’an incelenirken özellikle dikkate alınmalıdır. Çünkü her kavram, insanlığın manevi olgunluğa erişmesi için bir mihenk taşıdır.

Yüce Allah En’am Suresi 84–89. ayetlerde şöyle buyuruyor:
“Biz ona (İbrahim’e) İshak’ı ve Yakub’u armağan ettik. Hepsini hidayete erdirdik. Daha önce Nûh’u da hidayete erdirmiştik. Zürriyetinden Davud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yusuf’u, Musa’yı ve Harun’u da. İyilik yapanları işte böyle mükâfatlandırırız. Zekeriya’yı, Yahya’yı, İsa’yı, İlyas’ı da doğru yola erdirmiştik. Bunların hepsi salih kimselerdendi. İsmail’i, Elyasa’yı, Yunus’u ve Lut’u da doğru yola erdirmiştik. Her birini âlemlere üstün kıldık. Babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bir kısmını da. Bütün bunları seçtik ve dosdoğru bir yola ilettik. Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nebilik verdiğimiz kimselerdir. Eğer şunlar (inanmayanlar) bunları inkâr ederlerse, biz onları inkâr etmeyecek bir kavmi onlara vekil kılmışızdır.” (6:84-89)

Bu ayetler gösteriyor ki, geleneksel anlatılarda olduğu gibi “kitap verilen resuldür, verilmeyen nebidir” şeklindeki yaygın tanım Kur’an’a dayanmamaktadır. Çünkü burada açıkça görüyoruz: Nebilere de kitap, hikmet ve nübüvvet verilmiştir.

Meryem Suresi 30. ayette İsa şöyle der:
“Ben Allah’ın kuluyum. O bana kitap verdi ve beni nebi yaptı.” (19:30)

Yani İsa hem kitap almış hem de nebi olarak görevlendirilmiştir. Bu da “nebilere kitap verilmez” diyen anlayışın yanlış olduğunu açıkça gösterir.

Kardeşim, elçiyi anlamak için basit bir örnek verelim. Hani tarih filmlerinde krallar, bir mesajı iletmek için elçi gönderir ya… Elçi, kralın sözünü hiçbir şey eklemeden karşı tarafa iletir. Eğer mesajın muhatabı öfkelenirse, elçi sadece “Elçiye zeval olmaz” der. Çünkü o sadece mesajı iletendir. Nebi olarak vahyi alan Muhammed, resul olarak da o vahyi insanlara iletmiştir.

Bir başka örnekle düşünelim: Dışişlerinde görevli diplomatlar, kendi yaşamlarında sıradan birer insandır ama görev başındayken “elçi” sıfatını taşırlar. Yani o anda devleti adına konuşurlar ve kendiliklerinden hiçbir ekleme yapamazlar. İşte Muhammed de bu anlamda hem nebi hem resuldür. Nebi olarak vahyi almış, resul olarak da Allah’ın mesajını insanlara tebliğ etmiştir.

19 Meryem Suresi 54. ayette şöyle geçer:
“Kitapta İsmail’i de an! Gerçekten o, sözüne sadıktı. Resul ve nebi idi.” (19:54)

Kur’an’da “peygamber” kelimesi geçmez. Bu kelime Farsçadır ve “haber getiren” anlamına gelir. “Nebi” ise, Allah tarafından yüceltilmiş, yüksek makama erişmiş kişi demektir. “Resul” ise görevin adıdır; yani vahyi ileten kişi. Dolayısıyla “peygamber” kelimesi Kur’an’ın orijinal kavramlarını tam olarak yansıtmaz.

Kur’an’da “Allah’a itaat edin” değil, “Allah’a ve resule itaat edin” ifadesi geçer. Bu, resulün (yani vahyin tebliğcisinin) Allah’ın mesajını temsil ettiğini gösterir. Nebinin çoğulu “enbiya”, resulün çoğulu “mürsel”dir. Kur’an’da her iki kavram da özgün anlamlarıyla yer alır, ancak meallerde çoğu kez “peygamber” olarak çevrilmiştir. Bu da anlam kaymalarına sebep olmuştur.

Bak kardeşim, bazı ayetlerde “resul” kelimesi şöyle geçer:
“Onun resullerinden hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz.” (2:285)
“Allah’a ve resullerine iman edenler ve onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara gelince, işte onlara Allah mükâfatlarını verecektir.” (4:152)
“Andolsun, senden önce de resuller gönderdik. Onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah’ın izni olmadan hiçbir resul bir mucize getiremez.” (13:38)
“Andolsun biz, her ümmete ‘Allah’a kulluk edin, tağuttan sakının’ diye bir resul gönderdik.” (16:36)

Nebilerle ilgili ayetlerde ise, Allah’ın onlara kitap, hüküm ve nübüvvet verdiği açıkça belirtilir:
“Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; fakat o Allah’ın resulü ve nebilerin sonuncusudur.” (33:40)
“Her nebi için suçlulardan bir düşman yaptık.” (25:31)
“İnsanlar başlangıçta tek bir ümmetti. Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak nebiler gönderdi.” (2:213)
“Allah’ın kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet verdiği hiçbir insan, ‘Allah’ı bırakıp bana kullar olun’ demez.” (3:79)

Allah elçilerini sadece insanlardan değil, meleklerden de seçer.
“Allah, meleklerden elçiler seçer; insanlardan da seçer. Allah dinler ve görür.” (22:75)

“Allah’ın mesajlarını tebliğ edenler, O’ndan korkanlar ve O’ndan başkasından korkmayanlar…” (33:39)

Bu farkın en net örneklerinden biri, “zıhar olayı”dır. Cahiliye Araplarında, bir erkek karısına “Sen bana anam gibisin” derse, onu kendine haram sayardı. Bir kadın bu konuda Nebi Muhammed’e şikâyette bulunur. Fakat Nebi Muhammed, bu konuyla ilgili vahiy inmediği için kadına Allah’ın hükmünü bildiremez. Kadın ısrar eder, tartışır ve sonunda Allah’a şikâyet eder. Bunun üzerine vahiy iner:

“Allah, eşi konusunda seninle tartışan kadının sözünü işitti…” (58:1-2)

Burada Nebi Muhammed, konuyla ilgili vahiy inmeden önce sadece bir insan ve nebi sıfatıyla konuşmuştu. Eğer vahiy indikten sonra da kendi sözünü söyleseydi, o zaman Allah’a itaatsizlik etmiş olurdu.

Aynı şekilde Allah, resule muhalefet edenlerin cehennemle karşılaşacağını bildirir:
“Kim, doğru yol kendisine belli olduktan sonra elçiye muhalefet eder ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü şeyde bırakırız ve cehenneme sokarız.” (4:115)

Ahzab Suresi’nde, nebi ve resul kelimeleri yan yana kullanılır. Nebi’nin hanımlarına seslenirken Allah şöyle der:
“Ey Nebi’nin hanımları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz… Allah’a ve resulüne itaat edin.” (33:32-33)

Yani nasihat kısmında “nebi” kelimesi kullanılırken, itaat kısmında “resul” geçmektedir. Çünkü itaat edilecek olan, vahyi tebliğ eden resuldür.

Yine Araf Suresi’nde resulün helal ve haram konularındaki yetkisi anlatılır:
“O, onlara marufu emreder, münkeri yasaklar, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılar…” (7:157)

Ama bu yetki resulün kendisinden kaynaklanmaz. O sadece Allah’ın vahyini bildirir. Hüküm koyma yetkisi Allah’a aittir:
“Hüküm yalnız Allah’ındır.” (12:40)

Eğer resul vahye bir şey eklemeye kalksaydı, Allah onu cezalandıracağını açıkça söyler:
“Eğer bize atfen bazı sözler uydursaydı, elbette onu kıskıvrak yakalardık, şah damarını keserdik.” (69:44–47)

Tahrim Suresi’nde Allah’ın Nebi’ye hitabı da bunu gösterir:
“Ey Nebi! Eşlerinin rızasını arayarak, Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?” (66:1)

Yani Nebi kendi başına haram koyamaz.

Kardeşim, Kur’an bize diyor ki:
“Kim resule itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (4:80)

Ama birçok mealde “Kim peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiştir” diye çevrilmiştir. Oysa bu fark çok önemlidir. Çünkü burada kastedilen, Allah’ın vahyini ileten resuldür.

Bugün birçok insan “Nebi’nin sünnetini yaşamak” bahanesiyle, aslında Ebu Cehil’in yaşadığı kültürü yaşar hale gelmiştir. Kıl, tüy, cübbe, şalvar, sarık gibi şeyleri dinin özü sanmışlardır. Dini Arap geleneğiyle karıştırmış, Kur’an’ın emirlerini geri plana atmışlardır. Allah’ın kitabını anlaşılmaz ve eksik göstermiş, sonra da hükümleri yüzlerce yıl sonra yazılmış hadis kitaplarında aramışlardır. Oysa Allah açıkça uyarıyor:
“Onlar dinlerini parçalayıp grup grup oldular.” (30:32)
“Allah’ın yasasında değişiklik yoktur.” (48:23)

Gerçek şu ki, vahye dayalı olan tek hadis Kur’an’dır. Nebi Muhammed ölmüştür ama onun resul sıfatıyla bize bıraktığı Kur’an kıyamete kadar yaşamaya devam edecektir. Çünkü Allah,
“Kur’an’ı biz indirdik, onun koruyucusu da biziz.” (15:9)
buyurarak bu gerçeği garanti altına almıştır.

O halde kardeşim, bizim görevimiz yaşayan elçiye, yani Kur’an’a itaat etmektir. Çünkü bu kitap Allah’ın sözüdür, koruma altındadır ve tüm çağlara hitap eder.

Doğrularım Allah’ın, yanlışlarım benimdir.            Aydın Orhon
aydinorhon.com

 

Dinde Aşırılıktan Sakınmak ve Orta Yolu Korumak Orta Yolun Sessiz Çağrısı İnsan, eline bir şey geçirdi mi onu ya fazlasıyla sıkar ya da ...